• 20.06.2022 10:02
  • (1)

Bu söyleşinin trajikomik bir hikâyesi var…
Sevgili dostum Nejad Özsoy, İstanbul’da sahaflık yapan Düzceli koleksiyoner ve efemeracı Avukat İsmail Kemal Saygan’dan bahsedince, hemen hazırlıklara başladım. Kendisini telefonla aradım, röportaj talebinde bulundum. Fevkalade nazik davrandı ve randevu gününü kararlaştırdık.  Bürosunda buluştuğumuzda yaklaşık 1 saat sohbet ettik.
Fakat o da ne?..
Eve gelip de deşifre işlemi için masaya oturduğumda ses kayıtlarının kaybolduğunu gördüm. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü desem yeridir.
Benim için o kadar değerli şeyler söyledi ki, bir daha yolları arşınlayıp, bürosuna yeniden gitmeye değerdi.
Ve öyle de oldu…
Öyle de olunca ortaya bu uzun soluklu yazı çıktı.

Avukat İsmail Kemal Saygan’dan bir parça kendisinden bahsetmesini istiyorum. 29 Ekim 1946 tarihinde Düzce Şerefiye Mahallesi General Kazım Sokak No: 3'te bulunan ahşap bir evde doğduğunu söylüyor. Annesi aslen Mudurnu, baba tarafı da Geredeli. Baba dedesi emekli olduktan sonra Düzce'ye yerleşmiş. Arkasından anne tarafı da gelmiş. Babası ile annesi Düzce’de evleniyor. Bu evlilikten iki çocuk dünyaya geliyor; İsmail Kemal ve Suna.  Anne dedesi 40 yaşında vefat etmiş, hiç görmemiş onu. Düzce’de ayakkabıcıymış.

ELE AVUCA SIĞMAYAN BİR ‘YER CÜCESİ’…

Düzce doğumlu olan İsmail Bey’in çocukluk lakabı ‘yer cücesi’.  Bu lakap ona ufak tefek ve ele avuca sığmaz bir yapıda olduğu için verilmiş. Çok yaramazmış. Kimbilir; belki de annesi biraz olsun kafasını dinlemek için henüz okul yaşı gelmeden onu evlerinin çok yakınında bulunan İsmetpaşa İlkokulu’na yazdırmış. İsmail Bey, okulun Osmanlı döneminde inas mektebi (İnas Sanayi-i Nefise Mektebi); yani kız okulu olduğunu belirterek sözlerini sürdürüyor:
“- Hocamız Nasuhi Özbilen. Aynı zamanda din dersine gelirdi. Okulların yarım gün eğitim yaptığı Cumartesi günleri çıkışta İstiklal Marşı okumak için büyük bir mücadele verirdik. İlle en ön sırada olmak isterdik. İstiklal Marşı’ndan önce kır şarkıları okurduk. Öğretmenler sağ taraftaki kısımda otururlardı. Biz de merdivenleri çıkıp önümüzdeki alana girerdik. Sol tarafta bir bodrum vardı, bizi oraya kapatacaklar diye çok korkardık”.


TİYATRO SALONU OLAN BİR İLKOKUL

Av. Saygan, dönemin şartlarına göre çok önemli bir etkinlikten bahsediyor:
“Okulun girişinin ilerisinde tiyatro salonu vardı. Hatta boyum kısaydı. Takvimdeki ayları oynuyorduk.  Bana rol vermişlerdi. Boyum kısa olduğu için ben Şubat'ı oyuyordum; ‘kinci ay ben Şubat, boyum kısadır fakat’ diyordum. Orası çok popüler bir yerdi. Daha sonra sihirbazlar gelip gösteri yapmışlardı. Okulumuzda su yoktu. Okulun bahçesinde çok büyük bir dut ağacı vardı. Ağaca toprak bir küp bağlanmıştı. Küpe de bir musluk monte etmişlerdi. Biz o musluktan su içerdik.  Birkaç sene sonra baktık ki orada bir faaliyet var. Su boruları döşendi. 3-4 musluk bağlandı. 'Müdür konuşma yapacak' dendi. İstiklal marşından önce toplandık. Müdürümüz Nasuhi Özbilen, 'Çocuklar size bir şey açıklayacağım; nihayet okulumuza su getirttik, artık suyu çeşmeden içeceksiniz" dedi.  Eliyle çukur yaptı, çeşmeyi açtı eline doldurdu ve içip, musluğu kapattı. Bizden de böyle yapmasını istemişti. Bir keresinde resim defterimi unutmuştum. Maarif Tarlası'nın orada bir bakkal vardı. 5 kuruşa resim defteri aldığımı hatırlıyorum. Simit de 5 kuruştu”.

DEPREMİN SU DEPOSUNU YIKTIĞI YILLAR

Düzceli olup da depreme dair bir hatırası olmayan bulunur mu?
İsmail Bey deprem günlerini anlatıyor:  
“İsmetpaşa okulunda depremleri hatırlıyorum. Düzce'de su deposu vardı. Bir zelzelede o depo yıkıldı. Bulunduğu kısımları hayli su bastı. Deponun yıkılması öyle bir sansasyona yol açtı ki, o zamanki Hayat Gazetesi'nde 'Düzce'de büyük bir deprem oldu' diye su deposunun fotoğrafı yayınlandı. Röportajlar yapıldı. Başka bir büyük depremi hatırlıyorum…  Okulun yanında bir cami vardı. Caminin bahçesinde bizlere çadır kurdular. Kimse eve giremedi. Zannediyorum 10-15 gün bütün mahalle o çadırlarda yaşadı.  O yılarda spor salonu falan yoktu. Caminin avlusunda oyun oynardık. Ufacık bir yerdi. Müezzin İsmail amca, ezan zamanı minareye çıkar, önce bizi 'çıkın çıkın' diye kovalardı. Ezanı okuyup, namaza girince biz yine bahçeye gelip oyuna devam ederdik. Cumartesi ve Pazar günleri kadınlar ya her hafta ya da 15 günde bir sepetlerine doldurdukları çamaşırlarla biz 'Melen deresi' derdik o zaman, Asar Suyu'na çamaşır yıkamaya giderdi. Ben hayatımda bu kadar yeşil ile mavi karışık bir renk görmedim. O kadar temiz bir su akardı ki…”.

“HAVADAN PURO SABUNLARI DÜŞÜYORDU”

Saygan, Düzce anılarında çok önemli bir yer tutara getiriyor sözü:

“Para bulursak Tatar mahallesinde kavut satan bir adam vardı. Ne lezzetliydi o. Bir de Macuncu Hakkı vardı. Bir renkli macun 5 kuruştu, param varsa iki renk alırdım. Tahta çubuklara kıvıra kıvıra güzelce sarardı o macunları. Çok enteresan bir olay daha var. Bir gün caddemizin üzerinde ufak bir uçak çok alçaktan uçuyordu.  Biz böyle bir uçak görmemişiz. Havadan ufak ufak paraşüt gibi bir şeyler yağmaya başladı. Baktık ki, kâğıttan paraşüt yapmışlar. Paraşütün ucunda bir şey var. Kimisi bahçeye düşüyor, kimisi ağaçlara takılıyor. Millet saldırıyor.  Yakından bakınca gördük ki,  paraşütün ucuna takılan madde Puro sabunu. Puro sabununun reklamını yapıyorlar. O hali size anlatamam. Bir tane de ben aldım, renkli bir sabun.”…

GELECEK BÖLÜM: DÜZCE’YE SANKİ BOMBA DÜŞMÜŞTÜ