Bist■.■■
Gr. Altın■.■■
Dolar■.■■
Euro■.■■

ASIRLIK ÇINAR ANLATIYOR (3)

  • 6.04.2022 09:07

Boğaziçi’nden Düzce’ye gelen bir paşa kızı…

Osmanlı’nın son dönem ileri gelenlerinden Salih Paşa’nın kızı Şadiye ile evlenen Avukat Mehmet Nuri, eşi Şadiye Hanım’ı Düzce’ye götürür. Şadiye Hanım artık Düzceliler için ‘İstanbullu gelin’dir…

Avukat Salih Nuri Tüzel Bey’e çocukluğuna denk düşen Düzce yıllarını soruyorum.
‘Düzce doğumluyum’ diyen üstadımız.
Söze babasından başlıyor:
Babam Avukat Mehmet Nuri. Dedem Mancarizâde Mustafa Efendi. Babam 1. Dünya Savaşı'nda Hayfa (bugünkü İsrail sınırları içinde M.Ş.) ve Alasonya'da (bugünkü Yunanistan sınırları içinde M.Ş.) mahkeme başkanıymış. Oradaki görevlerinden sonra İstanbul Polis Müdürlüğü’ne almışlar. Sirkeci'deki Sansaryan Han'da bu görevi yürütmüş. Babam o yıllarda Bebek'te otururmuş. Evden Sirkeci'deki daireye sekiz çifte kayıkla gidip gelirmiş. Annem Osmanlı komutanı Salih Paşa’nın kızı.  Benim ismim oradan geliyor. Kuruçeşme yangınından önce orada bulunan yalılardan birinde otururlarmış. Yalının penceresinden denize bakarmış. Babam da sandalla geçerken onu görürmüş. Harp bitince Emniyetten ayrılmış, Düzce’de avukatlık yapmaya karar vermiş. Annemi Salih Paşa’dan istemiş. Evlendikten sonra Düzce'ye gitmişler.

“ŞEREFİYE MAHALLESİ’NDE OTURUYORDUK”

Annem de Düzce’ye 'İstanbullu gelin' olarak gelmiş. O tarihte Düzce 5-6 bin nüfuslu küçük bir kasaba. Biz 6 kardeştik. 6 kardeşin 5 tanesi kız. Bir tek erkek çocuğu benim. En küçükleriyim. Zannederim ki babam 'bir erkek çocuğum olsun da elimden tutar destek olur' düşüncesiyle erkek çocukta ısrar etmiş.  En büyük ablam Notre Dame de Sion, ondan sonraki ablam Çamlıca Kız Lisesi, ondan sonraki ablam Erenköy Kız Lisesi'nde okumuş. Düzce’de ilkokulu bitirdikleri zaman ortaokul olmadığı zamanlar... Babam tüm çocuklarını eğitim için İstanbul'da okutmuş. Bir kasaba avukatlığı geliriyle çocuklarını İstanbul'da okutan bir adam. Ben de Düzce’de Namık Kemal İlkokulu'nu bitirdim Düzce'deki evimiz Şerefiye Mahallesi'nde hükümet binasının karşısında olan binaydı. Köşe başında bir fırın vardı. Evimizin arkasında 3 bin metrekarelik büyük bir bahçe vardı. Orada 3 katlı Osmanlı evini hatırlıyorum. Babamın kardeşleri Mehmet Ferit ve  Mehmet Fahri Bey amcalarımdır. Mehmet Fahri Bey'in kızı tiyatrocu Suna Keskin benim kuzenimdir.

1936 yılında eğitimindevamı için Düzce’den ayrılan küçük Salih Nuri ile babası Mehmet Nuri Bey için İstanbul yolu görünmüştür.
Salih Bey, ‘Babam beni karşıma alıp şöyle konuştu’ diyerek anlatıyor:

ROBERT KOLEJ’DEN BOĞAZİÇİ LİSESİ’NE

'Seni İstanbul'a götüreceğim evladım. İki okul göstereceğim, hangisini beğenirsen o okulda ortaokul ve liseyi okuyacaksın’ demişti.  Düzce’den İstanbul’a gelip Sirkeci'de Yeni Aydın Oteli'nde kalmıştık.  Ertesi gün Bebek'te bulunan Amerikan Robert Koleji'ne gittik. Muhteşem bir manzara ve muhteşem binalar. Orayı gezdik. Babamla idareye geldik, şartları öğrenmek istedi. Senelik yatılı olarak yeme içme ve okuma dâhil ücret 250 lira olduğu söylendi.  Bugünden bakıldığında çok para olup olmadığını kestiremiyorum.  Oradaki görevli ‘2 sene hazırlık sınıfında okuyacak. İngilizce öğrenecek, 2 sene sonra hazırlığı geçmiş olursa eğer ana sınıflara geçecek. 4 sene de böyle okuyacak’ diye bilgi vermişti.   Söylenenleri not alan babamla oradan çıkıp, okulun bahçesindeki ağaçlı yollardan sahile indik. Bebek'le Arnavutköy arasında bir Osmanlı yalısı vardı. Karşıda bulunan Kuleli Askeri Lisesi'nin adeta eşi olan bir bina. O binada bir okul vardı. Okulun ismi daha sonra Boğaziçi Lisesi oldu. Bizim girdiğimiz zamanki adı Feyzi Ati idi. Yuvarlak merdivenlerden girerdiniz. Sağ taraf erkekler, sol taraf kızlar okurdu. Gerçekten çok güzel bir okuldu. Üst katlar yatak odaları, aşağı ve orta katlar sınıflar, zemin katlar da teneffüs katları. Arkada 7 kat bahçe vardı. O bahçelerde yüzme havuzu, voleybol sahaları bulunurdu. Yan tarafta futbol sahası mevcuttu. Olağanüstü bir yerdi. Babam bu okula kaydımı yaptırmıştı.

“AA! 6 KURUŞ İSE O ZAMAN KALSIN”

Ne hikmetse Robert Kolej yerine Feyzi Ati Lisesi daha bir sinmiştir içlerine...
O yılları şöyle hatırlıyor: 
Okulun muhasebesine gidip şartları sordu babam. İzzet Bey diye hatırladığım bir muhasebe müdürü dedi ki, ‘Efendim burada daimi yatılı olarak fiyatı yemek, içmek, cumartesi pazar da dâhil kalmak üzere senelik 300 lira’. Bu rakamın içinde her şey dâhil. Cumartesi günleri saat 13.00'de izne çıkar talebeler akşam saat 18.00'de tekrar geri gelmeleri kaydıyla. O arada sarf etmeleri gereken harçlıkları için aileler muhasebeye para bırakır. Haftalık harçlığını vermek üzere diye talimat verir.  Sizin talimatlarınız gereğince Cumartesi çıkmadan evvel kuyruğa girer, ailesi ne demiş diye bakar parayı ona göre veririz. 1 hafta o parayla geçirir.  Babamın da o okula bıraktığı haftalık her Cumartesi verilmek üzere 2 TL idi. Bize haftalık olarak 50 kuruş verilirdi. Bu 50 kuruş bize bir haftalık okulun dışındaki masraflarımız. Tramvaya binip Dolmabahçe'ye gelirdik. Dolmabahçe'de iner merdivenlerden yukarıya Taksim'e çıkardık güle oynaya. Taksim'e yaklaştığımız yerde pastacı vardı. Bütün pastalar 5 kuruştu. Yalnız bir pasta 6 kuruştu. Bütün çocuklar o pastayı isterlerdi. Pastacı da hiç üşenmeden 'Ama o 6 kuruş' derdi. Sırf ona bunu söyletmek için 'Aaa öyleyse kalsın' derdik. 'Ama o 6 kuruş'. 5 kuruşluk pasta yenirdi. Taksim Meydanı’nda muhakkak bir maç vardı. Stadyum vardı orada.

"TRİBÜNLER TAHTA İNSANLAR ZARİFTİ"

Günümüzde artık sadece kartpostallardan görebileceğiz Taksim Stadyumu, zamanın öğrencileri tarafından vazgeçilmez eğlence mekânlarından biri olduğunu öğreniyoruz Salih Nuri Bey’den…
Söz yine o’nda:
Taksim Stadı’nda maçları izlemeye giderdik. Sağ tarafında ayakta durulan kısım vardı. Orada da yine 5 kuruşa maç seyrederdik. Sol tarafta tribünler vardı. Hatta tahta tribünler. Ortada şeref tribünü. Sol taraf Galatasaraylılar, sağ tarafta Fenerbahçeliler ‘Mahşeri kalabalıkta oynanan maç’ dedikleri 5 bin kişilikti. Bırakın kavgayı, mesela Fenerbahçe'nin sağ hafı (orta sağın en sağında oynayan oyuncu M.Ş.) Mehmet Reşad'ın bir hanımı vardı. Dünya güzeliydi. Şapkası, bileğine kadar eldivenleri. Dizlerinin üzerinde elbisesiyle geldiği zaman iki kulübün taraftarı da alkışlardı. Galatasaray'ın sağ beki Harun'un hanımı da öyleydi. Onlar geldiği zaman stadyum bütünüyle alkışlardı. Ya ya ya şa şa şa Faruk çok yaşa veya Mehmet Reşad çok yaşa’ diye. Ama stadyum çamurdu. Tribünler koltuklu değildi bugünkü gibi tahtaydı, insanlar zarifti. Şimdi yapılmış olan şeyler zarif ancak insanlar değil...

“MEMDUH ÜN DÜZCE’DE FUTBOL OYNARDI”

Boğaziçi Lisesi'nin futbol takımının liseler arası maçları vardı. Milli futbolcuların çoğu bu liselerden yetişirdi. Bu müsabakalarda genellikle Haydarpaşa Lisesi veya Boğaziçi Lisesi yani bizim okul şampiyon olurdu. Sonradan şöhret yapan isimlerin çoğu bu okulların yetiştirdiği futbolculardı. Biz 6. sınıfta iken Cihat Bey (Arman) 8. sınıftaydı. Rusya'daki maçta milli takımın kalecisi olarak  forma giymişti. Galatasaray'ın sağ beki Mustafa Gencer, Beşiktaş'ın sağ açığı ise onun abisi Sabri’ydi. Bunlar hep okulun yetiştirdiği talebelerdi. Ben de yazın Düzce'ye gittiğim zaman Düzce takımında oynardım. Beşiktaş'ın meşhur santrafı sonra film yapımcısı olan Memduh Ün, yazları Düzce’ye gelir o zamanlar amatör olan Düzce takımında santraf oynardı. Düzceli değildi ama Düzce takımında sağ haf Fenerbahçeli Arap Hüseyin'di. Ben de aynı takımda sol iç oynuyordum. Sene tahminen 1938 veya 1939'du.

GELECEK BÖLUM: AVUKAT MEHMET NURI BEY'İN VASİYETİ

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Damla Gazetesi (www.duzcedamla.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.