• 29.11.2021 10:47

Edebiyatın ?üretken cadısı? Suat Derviş?ten iç burkucu bir hikâye KIŞ, KASVET VE DÜZCE Birçoğumuz onun ismini bilmesek de edebiyata damga vurmuş olan ?Fosforlu Cevriye? adlı romanınI duymuşluğumuz vardır. Edebiyatla ilgilenmeyenler için masum bir yanılsamayla erkek sanılan Suat Derviş, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Kemal gibi ustaları bir dergi çatısı altında toplamış olan edebiyatımızın güçlü bir kadındır. Vefat ettiği 23 Temmuz 1972ye kadar doğru bildiğini hiç çekinmeden haykıran Suat Derviş, Nazım Hikmete Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını; /Bir kere eğemedim bu kadının başına? dizelerini yazdıracak kadar anıt kişilik. Dostum Nejad Özsoy?dan gelen 23 Nisan 1935 tarihli Cumhuriyet Gazetesi?nin ilgili sayfasına bakınca deyim yerindeyse adeta gözlerime inanamadım.  Dönemin gazetesinde günlük olarak yayınlanan ?küçük hikaye? köşesindeki öykü Suat Derviş imzasını taşıyordu. Derviş, ?Kaçakçı? isimli öyküsünde  Düzce ve insanlarını hikâye ediyordu.  Öyküdeki yer isimleri, mekân, rota ve tasvirler o kadar gerçekçiydi ki,  ya yazar bizzat Düzcede bulunmuş ya da buralar çok ustalıklı/gerçekçi bir şekilde kendisine nakledilmiş olmalıydı. Yokluk yıllarında üstüne üstlük bir de kışın bastırmasıyla ortaya çıkan çaresizlik;  erkeklerin başına bela olan işsizlik toplumsal gerçekçi bir edebiyatın ışığında yakıcı bir şekilde resmedilmişti. Sözü daha fazla uzatmadan, Derviş?in metnindeki bazı kelimeleri günümüz Türkçesine uyarlayıp, ara başlıkları açtığımı kaydedeyim ve sözü üslup ustası Suat Derviş?e bırakayım: ?DÜZCE KURŞUN GİBİ BİR OKUN ALTINDA?? Gök, madenden bir tabut kapağı gibi Düzcenin üstüne kapanmış. Havada öyle kasvetli ve öyle boğucu bir renk var ki... Alçak binaların tahta kaplamalarını bir kurunuvusta cellâdı gibi merhametsiz bir zevkle kırbaçlayan mağmur bugün bıkmak usanmak bilmiyor. Sokak süprüntüleri önüne katmış götüren sellerin içinde bir ejder gibi homurdayan poyraza rağmen çıplak bacaklı küçük çocuklar koşup oynuyorlar. İleride kocaman bir reji binası; ihtilâlde terkedilmiş bir saray gibi kimsesiz, kapıları yarı kapalı ve yazın içinde çoşan, kaynaşan hayata en kuvvetli bir tezat gösteren bir tembellik içinde. Tütün deklerini yapmak işi çoktan bitti. Düzcenin hemen hemen bütün erkekleri bu ölü kış mevsiminde işsizdir. İşsiz erkeklerin kahve köşelerinde pinekledikleri Düzce bu kurşun gibi ağır okun altında bugün öyle mağmum (üzgün,tasalı) ki? ?SİGARA KAĞITLARINI GÖRDÜM BEN? - Nen var gene senin? - Bir şeyim yok Safiye. Safiye Alinin karısıdır. Ali Düzceli bir delikanlı. - Ali bir şeyin var senin?. - Nem olsun istiyorsun? Safiye susuyor. Safiye budala bir kadın değildir. O İstanbulda terbiye gördü. O gözü kapalı bir taşra kızı değil ki... - Üç gündür ağzını bıçak açmıyor senin... Senin başına bir şey geldi. - Canım sıkılıyor. İşte hepsi bu... Bıyıklarını dalgın, dalgın buruyor. - Muhbirlik ettiler değil mi?.. - Ne muhbirliği? Hükümete muhbirlik ettiler? Ben biliyorum haber verdiler? Korkuyorsun. - Ne haberi? - Öf benden saklama. Reci kapandığından beri neyle geçiniyoruz, ben bilmiyor muyum? - Bu sene sattığımız tütünlerin parasıyla? - Haydi canım o çoktan bitti? Ben biliyorum diyorum sana. Neyle geçindiğimizi ben biliyorum. Delikanlı eliyle onun ağzını kapıyor: - Sus hızlı söyleme, duyarlar. - Peki ne oldu? Seni ele mi verdiler? - Neler söylüyorsun kuzum? - Hepsini biliyorum diyorum sana? Biliyordum. Seni yüzlemedim. Sigara kâğıtlarını gördüm ben. - Sus? - Evet kaçak sigara kâğıtlarını, onları akşamları kümeste sakladığını görmedim mi sanki? - Allah o Çopur Yusuf?un belâsını versin, hep onun başının altından çıktı bu? Ben parasızlığa razıydım? Neden yaptın bunu sen? - Sigara kâğıtları çok para ediyordu. - Peki ne oldu anlatsana? ?BÜTÜN KIZLAR O?NUN PEŞİNDEN DOLAŞMIŞTI? - Tüccardan büyük bir denk sigara kâğıdı aldım. Bir tanesini satamadan beni gammazladıklarını anladım. Gözcü koymuşlar arkama. Beni tutacaklar diye korktum. Kâğıtları bir yerde satamıyordum. Üskübü?nün yakınında Çamköy?ün ilerisindeki ağaçlıklara gömdüm. Onları şimdi de çıkaramıyorum. Yağmur içine işliyor diye ödüm kopuyor. Bütün paramı, bütün paramızı bu işe yatırdım? Gidip onu oradan çıkaramıyorum. Gözcüler var arkamda dedim ya? Çıkarsam eksiğine satsam, paranın bir kısmını alabilsem elime? Safiye kocasının perişan yüzüne bakıyor. Çok güzel bir delikanlıdır bu Ali? Düzce?nin bütün kızları bir zaman onun peşinden dolaşmıştı. Ve Safiye onu bir çılgın gibi sever. - Ben gider onarı oradan alırım, diyor. Hem de yarından tezi yok. ?YA ŞİMDİ ONU YAKALARLARSA?? Üskübü kasabasına giden olun etrafındaki tarlaların toprakları bu mevsimde cascavlak bir kafa gibi keldir ve dökülmüş yapraklarıyla ağaçlar bu tarlanın etrafına dizilmiş darağaçlarına benzer. İşte bu yoldan Ali ile Safiye gidiyorlar. Ali belki yüz adım önde yürüyor. Safiye arkada.  Yol çamurlu. Öyle zahmetle yürünüyor ki? Nihayet çıplak bir ağacın altında Ali duruyor. Orası, işte sigara kâğıtlarının gömüldüğü yer orası. Ali toprakları kazıyor ve Safiye etrafı gözetliyor? Nihayet kâğıtlar meydana çıkıyor. Şimdi iş Safiye?nin Safiye kundak bezleri getirmiş. Kâğıtları içine dolduruyor, bezlerle bir kafa yapıyor. Şimdi elinde bir kundak var? Kundağı çarşafının altına sokuyor. - Haydi sen git, ayrıl benden. Ali, Kırklar mezarlığı üstünden Akınlar?a giden yola dalıyor ve genç kadın sigara kâğıtlarını göğsü üstünde sıkarak geri dönüyor. Hep aynı yoldan Çamköyü?ne doğru. Kalbi öyle atıyor ki? Ya şimdi onu yakalarlarsa? Ya ele geçerse? Ali?ye kızıyor? Ah bu ölü mevsim? Ah bu kış mevsimi? Parasız geçmiyor ki? Hoş kabahat gene onda değil mi? Yazın satılan tütünlerin parasını daha iyi idare edemez mi? Çolak Veli?nin Hasan onu iskambile alıştırdı? Eğer Ali iskambile alışmasaydı? Bütün paraları yemez ve bunu yapmazdı belki? Arkada ayak sesi var? Dinliyor... Evet arkasından biri geliyor? Hemen olduğu yere diz çöken Safiye çocuğunu emziren bir ana tavrı takınıyor.  Yol tenha, iki yandan akan su uğulduyor. Çamköyü uzaktan görünüyor? Soğuk bir rüzgâr esiyor. Halbuki Safiye kocaman çarşafının içinde terliyor; yanakları al al? ?ŞİMDİ AÇARSAM YÜZÜNÜ, UYANIR BELKİ? Helecan dizlerinin dermanını kesti. Ağır yürüyor ve mihanikî bir hareketle eli daima bir çocuk sallayan anne eli gibi sallanıyor. Onu hükümete haber vermişler değil mi?... Bu Düzce?de her gün geçen bir hadise, hatta bazen neler yapıyorlar. Birbirine düşman olan insanlar bir usulünü bulup düşman evine sigara kâğıdı veya tütün saklıyor sonra haber veriyorlar. İhbar edenlerin alınan cezadan hisseleri de var. Açıkgözler bunu fırsat bilmezler mi hiç? Gene kadın gene dinliyor? Evet? Evet bir ses var, bir ayak sesi. Gene çömeliyor? Ve elindeki sigara kâğıdından yapma bebeğin başını çarşafın altına sokmuş emziriyor. - Hey? Hey Safiye abla? merhaba. Nereden çıktı bu adam? Ağaçların kütükleri arkasından mı? Safiye başını kaldırıyor ve boğuk bir sesle kekeliyor: - Aa? Mustafa ağabey. Evet kolcu Mustafa orada karşısında duruyor. Bir eli pos bıyıklarında? Gözlerine doğru düşen kırçıl kaşları ile ne korkunç? Safiye sapsarı kesiliyor ve çömelmiş duran bir dizi çamurların üstüne düşüyor. - Nereden böyle Safiye abla? Nereden?. Bir de yavru kucağında. Ali?nin bu kadar küçük bir tosunu olduğunu bilmiyordum. Komşu Mustafa en küçük çocuklarının üç yaşında olduğunu bilmez mi hiç. - Bu çocuk bizim değil. - Ya kimin? Ses gayet sert? - Ablamın çocuğu? - Hım? Göreyim bakayım şu yavruyu. - Aman dur? Şimdi daldı açarsam yüzünü, uyanır belki? Gözleri kocaman açılmış, dudakları bembeyaz kadın gümrük kolcusunun gözleri içine bakıyor ve kudretli bir kadın sevki tabii ve iştiyakı ile söyleniyor: - Allah bağışlasın, bizimkilerin bilirsin en küçüğü içinde? Dört evlât kafi. Allah beşincisinden korusun? Bu aylar geldi mi reci kapanıyor. Erkeğim işsiz kalıyor? O zaman bir çılgına dönüyorum. Altı canız? Altı can demek, yemek, giyme, çıkarma ister? Bazen öyle düşünüyorum ki ince dertlere uğrayacağım da evlatlarım anasız kalacak diye titriyorum. Bana bir şey olursa Mustafa ağabey bu yavrular ölürler? Ya Ali ne yapar?.. Ali iyi çocuktur iyi çocuk? Fakat kış ah bu kış? Göz pınarlarında yaşlar var? ?DÜZCE BU ÖLÜ KIŞ MEVSİMİNDE?? Kolcu bir şeyin farkında değil mi?.. Neden ısrar etmiyor? Neden çocuğun yüzünü görmek istemiyor? Neden onu yoluna terk ediyor? Bu bir tesadüf mü? Yoksa onun yalvaran gözlerindeki bitkin bakışlara mı acıdı? * * * Safiye büyük bir kâbusta gibi yürüyor, yürüyor. Ve nihayet uzaktan Düzce?yi görmeye başlıyor? Yazları bir hayat ve iş kaynağı olan Düzce bu ölü kış mevsiminde kurşun rengi göğün altında ne kadar kasvetli?