Bist■.■■
Gr. Altın■.■■
Dolar■.■■
Euro■.■■

HİLÂL SARMAŞIĞINDAN BALIK TOPLAMAK…

  • 24.10.2022 10:06

Düzce’deki geçen masalımsı yaz tatillerimde,  Fevzi Çakmak Mahallesi’ndeki Hacı Hamdi Çıkmaz'ndan çocukluk arkadaşım, kardeşim, uzun bir iletişim kopukluğunun ardından onu bulduğumda müstesna mutluluklarımdan yaşadığım kişi…
Bu isim Düzce Üniversitesi Doktor Öğretim Üyesi Ömer Sivrikaya’dan başkası değil…
Onunla uzundur hemen her hafta birkaç kez telefon görüşmesi yapmak tiryakilik hâline geldi. Geçmişten geleceğe yaptığımız söyleşilerden biri bu yazıya desenini verdi.
Geçen hafta kaleme aldığım “Eski çağlardan yakın geçmişe bir zamanlar Efteni Gölü’nde/Yunan mimarlar ve Bulgar balıkçılar” yazıyı hatırlatarak Ömer’e sordum:  
- Sahi bizim çocukluğumuzda dereye bir ot atılır, balıklar sarhoş olunca tülbent gibi bir şeylerle toplanırdı…
“- Abi, benim unuttuklarımı sen hatırlatıyorsun” diye söze girdi ve ekledi:
- Söz olsun! bu hafta belleğimde kalanları toparlayıp sana aktarırım…
Öyle de yaptı.
Konuyu o denli akıcı ve berrak bir şekilde anlattı ki…
Mesleğe ilk başladığımda eski ustalarımın söylediği o söz aklıma geldi:
- Yazıyı başkasına yazdırmışsın!
Şimdi zaman tünelinde bir yolculuğa çıkalım ve sözü Ömer Sivrikaya’ya bırakalım:

OT, ÖD SUYU, SOLUCAN VE HAMUR BİR ARAYA GELİNCE

80’li yıllarda Asar Deresi, Kasap Köyü Köprüsü ile Fettah Bey tarlası arası bizim oyun alanımızdı. Yüzme, balık avlama, gazoz kapağı oyunu için taş toplama ve dere boyu gezinti en sık yaptığımız faaliyetlerdi. Balık tutmak için genellikle eski tül perdeler, soğan çuvalları ile çevirme yöntemini kullanırdık. Balık otu ile balık tutmak çok zevkliydi.  Senin sözünü ettiğin ‘balık otu’nu çok nadir kullanırdık;  çünkü malzemesi için para gerekirdi. Genellikle mahalle çocukları olarak kışlık odun, kömür taşıma gibi birlikte para kazandığımız işlerden sonra balık otu planlaması yapardık. Balık otu dediğimiz ‘habl-ül hilal tohumu’ aktarlarda bulunurdu. Öd suyu kasaptan satın alınırdı. Lazım olan unu bulmak görevi ise annesine fark ettirmeden almaya cesaret edecek bir arkadaşımıza düşerdi. Solucan bulmak işin en kolay yanıydı. Ama ‘habl-ül hilal’ tohumlarını dağıtmadan ezmek, solucanları küçük parçalar halinde una katmak ustalık isterdi. En zoru da; bu karışımı hamur haline getirecek sıvı takviyesi olan öd suyunun kokusuna dayanmaktı.

“İŞLEME EN AZ 100 METRE MESAFEDEN BAŞLANIRDI”

Yoğuran kişinin ağzını burnunu kapatacak havluya kolonya dökülür;  bir başka kişi tarafından yoğurma işlemini yapanın arkasından tutulurdu. Havluyu tutan mümkün olduğu kadar geride durmaya çabalarken adeta balet pozları verirdi. Hazırlanan hamur kuskus büyüklüğünde küçük parçalara ayrılarak yuvarlanırdı.  Bu işleme bütün çocuklar katılırdı. Asar deresinin, cezaevi kanalizasyonu ve parke kereste fabrikalarının atıkları karışsa da bugünkünden çok daha berrak aktığı günlerdi. Dereye gidip genellikle bizim sokağın tam karşısına denk gelen çayın geniş ve sığ aktığı yerde birkaç metre aralıklarla kenardan kenara suya dizilirdik. Bir veya iki kişi derenin iki tarafından ilerleyip, en az 100 metre mesafeden başlayarak, 1, 5 km mesafedeki Kasap köyü köprüsüne kadar balık otu dediğimiz küçük hamurları büyük balık olduğunu düşündüğümüz noktalara isabet ettirmeye çalışırdık. Bu işlemin sonrasında hızla geri döner, beklemeye başlardık. Hamurdan yiyen balıklar yarı baygın vaziyette suyun üstündeki akıntıya direnmeye çalışarak bize doğru gelirdi. Ellerimizle yakalayıp balıkları dere kenarındaki torbaya atardık.


HER TEMAS İZ BIRAKIR AMA KOKU DAHA FAZLA BIRAKIR

Biraz bekledikten sonra birkaç kişi bu duruma devam eder; diğerleri bize gelmeden dere kenarında otlara takılan ya da akıntıdan kurtulan balıkları toplamak için ileriye doğru keşfe çıkardı. Genellikle büyük balıkları ileride bulurduk. Derede beklerken durmadan ellerimizi yıkamamıza rağmen o kokuyu bertaraf etmek mümkün değildi. Derenin kendine has kokusu ve tutulan balıkların kokusu, balık otuyla birleşince nasıl koktuğumuzu anlayamayacak kadar koku alma özelliğimizi kaybederdik. Bu kokunun ne menem bir şey olduğunu evdekilerin tepkisinden tahmin edebiliyorduk. Balıkların nasıl yeneceği konusu ise ne kadar tutulduğu ile doğru orantılıydı. Çok yakalandıysa evlere götürmek üzere bölüşülür; az ise birlikte yenirdi. Genelde az olurdu. O gün kime nazımız geçiyorsa ona pişirtip yerdik. Basit bir balık tutma etkinliği gibi görünse de 10-14 yaş çocuklarının organize olma, planlama, tedarik, takım çalışması, hiyerarşi ve sorumluluk kavramlarını yaşayarak öğrendiği nefis bir ‘fırsat eğitimi’ydi bu iş… Bugün evinin önü bile oyun alanı olmayan, odasında 40 cm² ekrandan dünyayı tanımaya çalışan çocuklar, böyle bir zahmete katlanır mı? Emin olduğum bir şey var. En az bizim kadar mutlu olacaklardır…

BALIKLARA KAFAYI BULDURAN OT…

Ömer Hoca’ya toplumda ‘ot’ kelimesinin olumsuz çağrışımlarını hatırlatıp, bunun ne türden bir bitki olduğunu sorunca tebessümle karşılık verdi.
“Habl ‘ip’ anlamına gelir. Rahmetli Cumhurbaşkanlardan Turgut Özal’ın “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” sözüyle meşhur ettiği hablullah (Allah’ın ipi) tabiri en bilinen kullanımıdır. Habl-ül hilal, Hilalin ipi, Hilal sarmaşığı gibi anlamlara gelmekle birlikte, orijinal adı Anamirta Cocculus olan Güneydoğu Asya ve Hindistan'da özellikle Cava ve Malabar'da yetişen bir sarmaşık bitkisi. İngilizce yaygın isimler Indianberry, fishberry, Levantnut, İspanyolcası Coco de levante’dir. Meyvesi, uyarıcı özelliklere sahip zehirli bir bileşik olan pikrotoksin kaynağı. Türkçe’de ‘balıkotu’, ‘balık sarmaşığı’ ve ‘seyahat otu’ isimleriyle de bilinir. Bitki büyük gövdelidir (çapı 10 cm'ye kadar); kabuğu beyaz ahşap ile "mantar grisi"dir. "Küçük, sarımsı beyaz, tatlı kokulu" çiçekler 6-10 milimetre arasında değişir; üretilen meyve , "kuruyken yaklaşık 1 cm çapında" bir sert çekirdeklidir. Gövde ve kökler, berberin, palmatin, magnoflorin ve kolumbamin gibi kuaterner alkaloidler içerir. Tohumlar bir seskiterpen olan pikrotoksin verir, tohum kabukları ise üçüncül alkaloidler menispermin ve paramenispermin içerir. Ezilmiş tohumları etkili bir pedikül öldürücüdür ve ayrıca geleneksel olarak balıkları sersemletmek için veya böcek ilacı olarak kullanılır. Farmakolojide Cocculus Indicus olarak bilinir. Zehirli olmasına rağmen, sert multum, 19. yüzyıl bira üreticileri tarafından biraya yalnızca alkollü içeriğin sağladığından daha sarhoş edici bir kalite ("baş dönmesi") vermek için kullanılan Cocculus Indicus ilaç olarak kullanılır. Bu tür içeriklerin kullanımı 19. yüzyılın ortalarında İngiltere'de yasaklandı, satış için 500 sterlin ve ilacın kullanımı için 200 sterlin para cezası verildi. Bitkinin odunu yakacak ve oymacılık için kullanılmaktadır. Terletir, idrar söktürür. Vücudu rahatlatır. Bronşit ve nezlede, bütün bulaşıcı hastalıklarda kullanılır. Homeopatik Cocculus indicus, taşıt tutması veya uzanarak düzelen diğer nedenlerden kaynaklanan mide bulantısını giderir. Özellikle bulantı, yorgunluk, baş dönmesi ve halsizlik gibi belirtiler jet lag veya gece vardiyalarında tetiklendiğinde faydalıdır. Habl-ül hilal kullanılarak hazırlanan karışım balıklarda uyuşturucu etki yapar, balıklar su üstüne baygın bir şekilde çıkar, balıklar el ve kepçe ile rahatlıkla toplanır. Farklı yörelerde sütleğen otu ve ceviz kabuğu kullanılarak benzer etki oluşturulmuştur. Bütün bu ürünlerle yapılan avcılık; Ülkemizde 23.05.2007 Resmi gazetede yayınlanan Denizlerde ve İç Sularda Amatör (Sportif) Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen 37/2 Numaralı Sirküleri 11. madde 8.bendine göre yasaktır”.



Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Damla Gazetesi (www.duzcedamla.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.