• 27.12.2021 09:28

Orta okul ve lise yıllarımda tanıştığım ve çektiğim fotoğrafları tab eden iki büyüğüm vardı. Foto Işık’ın sahibi Sezai Önal ve Foto Cemil’in sahibi Cemil Yağız. Her ikisinden de çok şey öğrendim. İkisini de rahmetle anıyorum.

Zamanla meslek icabı eski sanayi çarşısında dükkan açtım. Çarşıda işim olduğunda Bahçelievler’den Maarif Tarlasından geçer, işimi görür, aynı güzergahtan geri dönerdim. Yine bir gün Bahçelievler’den geçerken balkondan biri bana ‘Lütfü Efendi’ diye seslendi. Geri döndüm, sesin geldiği yere baktım. Çünkü kılık kıyafetimden pek efendiye benzer bir yanım yoktu. Emanet bir bisiklet ile gidiyordum. Bana bağıran kişiyi gördüğümde Cemil Yağız olduğunu anladım. Odanın penceresinden bağırıyormuş. Döndüğümde bana ‘Lütfü Şimşek misin?’ diye sordu. ‘Evet’ cevabını alınca içeri döndü.  ‘Hanım iki şekerli kahve yap’ dedi. Zira Cemil abi ile çalışırken her dükkana gittiğimde oturur şekerli kahve içerdik.

 

Acelem vardı ama üstadımla karşılaşınca, acelenin ne önemi var. Kapıya yöneldim. Hanımı kapıyı açtı ve beni buyur etti. Üstüm müsait olmadığı için girmek istemedim. Ancak ısrar edince de kıramadım. Cemil abi kanepede oturmuş, ayağı askıda, önünde büyük bir karton kutu çektiği eski fotoğrafları karıştırıyordu. Yenge bir tabure getirdi. Cemil abinin yanına oturdum. Kahveler geldi. Tam kahveyi yudumlayacaktım ki duvarda kara kalem bir portre dikkatimi çekti. Çok ilginç bir çalışma idi. Anlamı çok derin, çok şey ifade ediyordu. Bayrak, kale, başak, asker ve çift süren çiftçi vardı. Altında ise askeri cezaevi ibaresi yazılıydı. Elimde olmadan sordum ‘Bu asker kim?’ diye.

O benim kayınpederim dedi ve önündeki kutudan bir fotoğraf çıkartarak bana uzattı. Ortadaki fotoğraf dedi. O çok iyi tanıdığım, hatta beraber iş yaptığım biriydi. Kiremit Ocağında meşhur taş ve çatı ustası Mehmet amcaydı bu (Mehmet Arif Zengin). Mehmet amca çok iyi bir insandı. Dürüst, cesur, çalışkan… Cemil abinin bir elemanı vardı, siyah beyaz fotoğrafları renklendirirdi. Ressam Sami diye anılırdı. Çok güzel resim yapardı. Aklıma o geldi. ‘Bu resmi Sami abi mi yaptı?’ diye sordum. ‘Hayır. Onun farklı bir hikayesi var’ dedi. Kahveleri içtikten sonra vedalaştık. Birkaç gün sonra resmin hikayesini dinlemeye gittim. Cemil abinin unvanı ve asıl işi sıhhiyecilikti. Sonra fotoğrafçılık ve devamında kuyumculuktu.

 

Kahvelerimizi yudumlarken anlatmaya başladı.

 

‘Kayınpederim çok iyi ustaydı. 1937-1939 yıllarında askerliğini Mamak askeri cezaevinde yaptı. Görev esnasında bir mahkum gelmiş. İçeridekiler ‘Bir idam mahkumu daha geldi’ diyorlarmış. Adı Nazım Hikmet imiş. 29 Ekim 1938 Harp Okulu Komutanlık Askeri Mahkemesi kararıyla Ceza Kanununun 97 maddesi gereği 15 yıl, Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi kararı ile ise 29 Ağustos 1938 günü 30 yıla mahkum olmuş. Cezası 38 yılı geçtiği için idam mahkumu gözü ile bakılıyormuş. Mamak’takiler ondan uzak durmaya çalışıyorlarmış. Nazım ise onların davranışlarına hep şiir ile karşılık veriyormuş. Bu davranışı koğuş nöbeti tutan Arif’in dikkatini çekmiş. Herkes Nazım’dan uzak dururken o hep Nazım’a yakın durmuş, Onun ihtiyaçlarını gidermeye çalışmış. Hatta işi o kadar ilerletmiş ki eşi Piraye hanım ile Nazım Hikmet’i nöbet saatlerinde koğuşta buluşturma cesaretini bile göstermiş. Nazım Hikmet’i Mehmet Arif’e sevdiren onun elini tutarak okuduğu bir şiirmiş.

Karlı kayın ormanında
Yürüyorum geceleyin

 

Efkârlıyım, efkârlıyım,
Elini ver, nerde elin?

 

Memleket mi, yıldızlar mı,
Gençliğim mi daha uzak?


Kayınların arasında
Bir pencere, sarı sıcak

 

Ben ordan geçerken biri:
"Amca, dese, gir içeri."

Girip yerden selâmlasam
Hane içindekileri

 

Yedi tepeli şehrimde
Bıraktım gonca gülümü

Ne ölümden korkmak ayıp,
Ne de düşünmek ölümü

 

Bir gün Mehmet Arif ‘Çarşı iznine çıkıyorum bir isteğin var mı?’ diye sormuş. Oda Arif’in eline bir liste tutuşturmuş ve ‘Banyonu yap, tıraşını ol, listede yazılanları al, bayramlık kıyafetlerini giy, nöbete öyle gel’ demiş. Oda bütün söylenenleri yapmış ve gelmiş. Nazım Hikmet sormuş ‘Memlekette ne iş yapardın?’

Oda ‘Çiftçiyim efendim’ diye yanıt vermiş. 

Nazım Hikmet çizmeye başlamış ve bir taraftan da kendi kendine mırıldanmış ‘Türk’üm, Türk Bayrağı, Ankara’dayım, Ankara Kalesi, çiftçiyim, tarlada çift süren çiftçi ve tarlanın bereketi başak. Ne yazı ki mahkumum. 17 Nisan 1938 Ankara Askeri Ceza Evi’

 

Resim koğuş nöbeti tutan asker ile toplam 45 yıla mahkum olmuş birinin muhteşem diyaloğu idi.

 

Nazım Hikmet resmi bitirince Arif’e vermiş ve ‘Bunu sakla. Benim yaptığımı söyleme. Başına dert olur. Aramızda sır kalsın’ demiş.

Gerçekten de 1994 yılında Mehmet amcayla buluşana kadar bu olay sır olarak kaldı. Hepsine Allah’tan rahmet diliyorum.