h Dolar 13,7016 %2.9
h Euro 15,5398 %2.9
h Tam Altın 12.265,31 %0,08
h BIST100 1.880,06 %1,22
a İmsak Vakti 06:23
Düzce
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Mehmet Şimşek

Mehmet Şimşek

29 Kasım 2021 Pazartesi

Düzce’den bir Yıldız geçmişti

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kitap tutkunu ve de edebiyat meraklısı olup da listenize alıp, okuyamadığınız yazarlara iç geçirmeyeniniz var mıdır acaba?
Kendi hesabıma Bekir Yıldız benim için böyle bir kimlik.
Eserlerinin birçoğu kitaplarımda durmasına rağmen derinlikli olarak okuyamadığıma hayıflandığım bir yazar.
Geçenlerde onun Harran adlı röportaj-hikâye kitabının sayfalarını karıştırdım.
Bekir Yıldız 1972 yılında İstanbul’dan başlayıp Harran’da tamamlanacak olan otobüs yolculuğunu, başlıklarla ayırdığı toplam 22 değişik öyküye yer vermiş. Bu esnada yol ve Anadolu notlarını, geniş ölçekte karşılıklı diyalogların sürüklediği ustaca bir anlatımla okurla buluşturmuş.
Yıldız’ı uzun uzadıya tahlil etmek bu köşenin harcı değil elbette.
Kitabın 20. Sayfasına gelince bir de ne göreyim?
Yazarın yolculuk yaptığı otobüs Düzce’de mola vermiş ve izlenimlerini kaleme almış.
Öyküdeki tarife bakılırsa buranın Bolu Dağı’nın yamacındaki Kaynaşlı’da olduğunu çıkarmak pekala mümkün.
Yıldız’ın kaleminden yol boyu dinlenme tesislerinde bugün bile karşılaşacağımız manzaralar adeta resmediliyor.
49 yıl evvel Kaynaşlı’da inşa edilmiş dinlenme tesisinin girişini ‘milyonerlere ait dağ evi’nin kapısına benzeten yazar, lokantada yaşadığı hayal kırıklığını anlatıyor.
Günümüzün sosyal medya ve internet ortamında yapılabilmesi çok mümkün gözükmeyen işletme kurnazlıklarını bakınız nasıl betimliyor:

ELİ TEZ SÜNNETÇİLER

“Düzce’ye yaklaşıyoruz. Az sonra Bolu dağı başlıyacak. Otobüsümüz sola kıvrılıyor. Park etmiş pek çok otobüs var. Biz de katılıyoruz onlara. Muavin bağırıyor:
– Yarım saat yemek molası.
Milyonerlere ait dağ evlerinin kapısını andıran, çevresi kırmızı tuğlalarla örülmüş, özel bir antreye giriyoruz. Bu sıra, lokantanın hoparlöründen, cırtlak bir ses gelişimizi duyuruyor.
– İstanbul’dan gelip Antep’e gitmekte olan, Çayırağası yolcuları hoş geldiniz. Kaptanınız yarım saatlik yemek molası vermiştir.

Masalara dağılıyoruz. Lokanta, eni, boyu, yüksekliğiyle şimdiye kadar gördüklerimin en büyüğü. Garsona yemek ısmarlıyorum. Bu sıra yeni bir otobüs yerini alıyor. Aynı cırtlak ses, firma ismini değiştirecek yolcuları karşılıyor. Üç-beş yıl önce hiçbir şey yokken, kısa zamanda kurulmuş olan bu uğrak sitesi hoşa gidiyor doğrusu.
Ismarladıklarım geliyor.
Tadıyorum. Tatsız tutsuz hepsi.
Az sonra hesabı istiyorum. Burada dönen dolapları anlıyorum şimdi. Her şey müşterinin rahatlığını, onurunu yüceltiyor, ona temiz, lezzetli bir yemeği hayal ettiriyordu. Ve müşteri kendinden geçip masaya kuruluyor; tıpkı sünnetçinin önüne, beyaz işlemeli, ipek entariler, takkeler, alkışlar arasında getirilen çocuklar gibi. Eli tez sünnetçi iş başındadır artık. Sonra ikinci bölüm başlıyor: Hesap.
Pencereden bakıyorum. Otobüsümüzün içinde pek çok yolcu var. Bize, lokantaya bakıyorlar. Aç, aç.
Dışarı çıkıyorum. Hakkımızı koruyacak hiç bir kurumun varlığı yok görünürde. Hem dağ başında, böylesine planlı, büyük bir tesis kuran kapital, kuşkusuz bütün sakıncaları ortadan kaldıracak akıllılığı da göstermiştir, diye düşünüyorum.
Henüz zamanımız dolmadı. Hoparlördeki sesin, kaptanımız dediği şoför, yemek yiyor muaviniyle. Onların yemeği özel çıkıyor. Getirdikleri yolcular karşılığında hazırlanan sofranın arasız olduğunu biliyordum önceden.
Yüznumaraya doğru yürüyorum. Böylesine pahalı bir tesisin yanındaki yüznumarayı bile kokusundan bulmak mümkün. Kapısında tartışıyor iki kişi.
– Paralı, diyor gençten bir köylü.
– Get len diyor yaşlı bir adam. Neden paralı olacakmış? Otobüs yolcusuyum ben.
– Paralı da ondan.
– Ne ki burası?
– Tuvalet!..
– Cart, diyor ihtiyar adam yürürken. Halâ len burası. Adını tuvalet koymuşsun. Helâ paralı mı olurmuş? Ulen, yediğimiz içtiğimiz para, …ıçtığımız da mı olsun imansız!…
Dönüyorum otobüsün yanına. Yarım kollu genç ilişiyor gözüme. Bir otobüsün altına eğilmiş. Bir şeyler anlatıyor arkadaşına. Ben de yanlarına gidiyorum.
– Hayrola?
– Çök, diyor, size de göstereyim.
Çöküyorum.
– İşte, diyor, havalı Magirus dediğin böyle olur. Körükleri olacak.
– Ötekiler?
– Makaslı olanlar var bir de. Viraja girdiğinde sağa, sola savurur yolcuları.
Kalkıyoruz ayağa. Az ötemizde bir adam oturuyor, ayakkabısız.
– Ayağı kokan yolcu, diyor yarım kollunun arkadaşı.
Yaklaşıyoruz.
– Biz de Çayırağasındanız, diyorum. Hayrola?
Hoparlörle çağrılıyoruz bu sıra.
– Hadi, diyorum binelim.
Ayakkabılarını güçlükle giyiyor.
– Kör talih diye konuşuyor da. Benim neyime, İstanbul’a gitmek! Otur, oturduğun yerde.
Kunduralarının bağları çözük. Ama zor yürüyor gene de; birkaç numara küçükmüş gibi. Başını iki yana sallıya sallıya konuşmasını sürdürüyor.
– Otobüs geçiyordu kahvenin önünden. Atla dedi arkadaşlarım. Var kardaşını gör, gel; madem bunca görestin. Vay, dedim olur mu olmaz mı? Ayakkabı dedim. Lâstiklerim yırtık dedim. Arkadaşım çıkardı ayakkabılarını. Atladım otobüse, ardından ayakkabıları tutuşturdular elime. Antep neresi, İstanbul neresi. Ne kardaşımı buldum yerinde, ne de ayakkabılar oldu ayağıma. Muavin pezenvengi de tutturur geysene.
Otobüs kalkıyor.
Güçlükle atlıyoruz içine. Vites değiştirirken, tutamıyorum adamı. Arka sıradaki bir kadının kuccağına düşüyor.
– Hakkını helâl et bacım, diyor.
– Yakında birkaç milyon olacak Mercedes, diye bağırıyor muavin, kapıyı kapatırken. Daha binmesini bile öğrenmediniz, yahu…”
Ölümünün 23. Yıldönümünde (8 Ağustos 1998) Bekir Yıldız’ı minnetle anarken, önümüzdeki hafta kitaplığımda durup da uzun zaman okuyamadığım bir başka edebiyat ustasının Düzce’yle ilgili pek bilinmeyen bir öyküsüne değineceğim…

MATBAACILIKTAN YETİŞEN YAZAR

Hikâye ve roman yazarı Bekir Yıldız, ocukluğu, polis memuru babasının görevi gereği çeşitli şehirlerde geçti. Mersin’de başladığı ortaöğrenimini İstanbul Sanat Enstitüsünü (1951) okuyarak İstanbul Matbaacılık Okulunun dizgi bölümünü (1955) bitirerek tamamladı. Bir süre dizgi operatörü olarak çalıştıktan sonra Almanya’ya gitti. Almanya’da mesleğinde ve çeşitli işlerde çalıştı (1962-66). Dönüşünde Asya Matbaasını kurdu ve Cem Yayınevinin ortağı oldu. Daha sonra matbaasını kapatarak yazı çalışmalarıyla meşgul oldu.

İlk hikâyesi Tomurcuk adlı çocuk dergisinde. (1951) çıkmıştı. Konusunu Güneydoğu Anadolu insanının hayatlarından aldığı hikâyeleri çoğunlukla Yeditepe, May, Halkın Dostları, Yeni a, Yazko-Edebiyat dergilerinde yayımlandı. Romanlarında aynı konularla birlikte Almanya’daki Türk işçilerin yaşamlarını da anlattı. Kara Vagon adlı hikâye kitabıyla 1968 yılında May Edebiyat Ödülünü, Kaçakçı Şahan’la da 1971 Sait Faik Hikâye Armağanını kazandı.

ESERLERİ:

ROMAN: Türkler Almanya’da (1966), Halkalı Köle (1980), Aile Savaşları (1984), Kerbela (1987), Darbe (1989).

HİKÂYE: Reşo Ağa (1967), Kara Vagon (1969), Kaçakçı Şahan (1970), Sahipsizler (1971), Evlilik Şirketi (1972), Beyaz Türkü (1973), Alman Ekmeği (1974), Dünyadan Bir Atlı Geçti (1975), İnsan Posası (1976), Demir Bebek (1977), Güneydoğu Öyküleri (Kara Vagon ve Kaçakçı Şahan, 1979), Mahşerin İnsanları (1982), Bozkır Gelini (1985), Seçilmiş Öyküler (1989).

RÖPORTAJ: Harran (1972), Yaman Göç (1983), Allah’ın Gölgesine Koşanlar (1991).

ÇOCUK KİTABI: Ölümsüz Kavak (1980), Arılar Ordusu (1980), Şahinler Vadisi (1981), Canlı Tabanca (1981).

DENEME: Yargılayan Zaman İçinden Konuşmalar – Soruşturmalar – Yazılar (1984).

KAYNAK: Zeynep Oral / Röportaj (Milliyet Sanat, 20.4.1973), Mehmet Ergün / Hikâyemizde Bekir Yıldız Gerçeği (1975), Vedat Günyol / İnsan Sıcaklığı Açısından Bekir Yıldız-Çala Kalem (1977), TDE Ansiklopedisi (c. 8, 1976-98), Seyit Kemal Karaalioğlu / Resimli Türk Edebiyatçılar Sözlüğü (1982), Atilla Özkırımlı / Türk Edebiyatı Ansiklopedisi (1982) – Reşo Ağa-Öykülerle Romanlarda Yaşamak (1995), Yurt Ansiklopedisi (c. X, 1984), Gürsel Aytaç / 1984-85 Yıllarında Öykülerimiz-Edebiyat Yazıları II (1991), Adnan Binyazar / Ve Zalim ve İnanmış ve Kerbela (Ozanlar Yazarlar Kitaplar, 1998), Behçet Necatigil / Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (18. bas. 1999), Şükran Kurdakul / Şairler ve Yazarlar Sözlüğü (gen. 6. bas. 1999), TBE Ansiklopedisi (2001), Ömer Lekesiz / Yeni Türk Edebiyatında Öykü – 4 (2001), Necati Mert / Bekir Yıldız Öyküsü (Heceöykü, Şubat-Mart 2005), İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2. bas., 2009).

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.