h Dolar 8,6311 %1.23
h Euro 10,1369 %1.23
h Tam Altın 7.756,29 %0,82
h BIST100 1.419,43 %0.10
a İmsak Vakti 02:00
Düzce 30°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Mehmet Şimşek

Mehmet Şimşek

13 Eylül 2021 Pazartesi

Düzcespor nerede o orada…

Düzcespor nerede o orada…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçen (5 Eylül) Pazar günü güler yüzlü bir Eylül sabahında DTL’den arkadaşım İlhami Baş’la buluşup Düzce’ye gitmek için yola çıktık. 3. Lig’de şampiyonluk mücadelesi verecek olan Düzcespor’un ilk maçına gideceğimiz için yüreğimiz kıpır kıprdı. Eh! Düzce’ye gelip de Düzcespor sevdalıları Buket-Vedat Kapoğlu’na uğramamak olmazdı!
Aracımız Düzce şehir içine girince İlhami Baş, direksiyonu Uzunmustafa’ya kırdı.
Misafir olduğumuz Kapoğlu Ailesi’nde demli çayları yudumlarken derin bir sohbetin kucağında buluyoruz kendimizi.

KAPTANIN KIZI…

İflah olmaz Düzcespor taraftarı Buket Kapoğlu’na bu sevdasını anlatmasını istedim. Buket Hanım öncelikle Düzce Burhaniye Mahallesi’nde dünyaya geldiğini söyledi.  Futbol tutkunu olan rahmetli babası Fahrettin Tekinalp’den uzun uzun söz etti. Düzce’de ‘Horozcu Fahrettin’ olarak anılan babasının adliyede kâtipliği görevinde bulunduğunu,  eğitim hayatları başlayan çocuklarının tahsili için Ankara’ya tayinini istediğini anlattı. Baba Tekinalp 1965’de Ankara’ya tayin olmuş aileyi başkente taşımış.  Ama Düzce’den hiç kopmamış. Ve tabii hafta sonları kendisi gibi kırmızı-lacivert sevdalısı kızı Buket’i de yanına alarak deyim yerindeyse Ankara-Düzce arasında mekik dokumuş.

DİLLERE DESTAN AÇILIŞ

Şimdi sıkı durun…
Yıl 1967.
Şehrin ileri gelenleri Düzce’de iki futbol takım yerine bir tane olsun görüşünde hemfikir. Düzcespor ile Düzce Gençlik Spor Kulubü resmen birleşiyor. Biri forma rengini diğeri de ismini verince ortaya Düzcespor çıkıyor. O günlerde babası vefat eden Fahrettin Tekinalp Bey’e yüklü tutarda bir para kalıyor. Fahrettin Bey, o günlerde Park Gazinosu’nda Düzcespor yararına yapılacak konser için dönemin star isimleri Zeki Müren ve Nuri Sesigüzel’i şehre getirerek bütün masrafları cebinden karşılamakta tereddüt etmiyor.  Aynı zamanda Düzcespor’un ilk genel kaptanı olan kahramanımız kendisine kalan mirası gözünü kırpmadan bu aşka adıyor…

BAĞINI HİÇ KOPARMADI

Hemen hemen babası ile 15 günde bir Ankara’dan 7-8 saat süren yolculuk yaparak Düzce’ye maçlara gelen küçük Buket, akşam yeniden başkentin yolunu tutuyor. 3 yaşından 2001’e kadar Ankara’da yaşayan Kapoğlu’nun Düzce’yle bağı hiç kopmamış. Burhaniye mahallesinde babaannesi oturuyor, annesi Gölyakalı olduğu için anneanne ve dedesi de orada. Dahası uzun yaz tatilleri Düzce’de geçiyor.  Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden Düzce Belediyesi’ne tayin olan Buket Hanım 20 seneden beri burada. Kapoğlu 12 seneden bu yana da emekliliğin keyfini sürüyor.

“GÖZÜMÜ DÜZCESPOR’LA AÇTIM”

Söz Buket Hanım’da:
“Benim sporla ilgili olan hayatımda iki sevdam oldu. Gözümü Düzcespor’la açtım. Babam Vefalı idi.  Bana Vefaspor’u aşıladı. Rahmetli Şahab Bayav hocanın gerek Vefaspor ve gerekse Fenerbahçe’ye transferlerinde en önemli rolü oynayan babamdır. Biz Düzcespor’la yatıp kalktık. 2001’de Düzce’ye taşındığımız günden bu yana hastalık veya çok önemli bir mazeret olmadığı müddetçe eşim Vedat’la birlikte Düzcespor’un içeride ve dışarıdaki hiçbir maçını kaçırmadık. Bu sevda bende ölene kadar devam edecek ve çocuklarıma miras kalacak.

“O LAF BANA ÇOK DOKUNDU!”

Gerçekten dile kolay…
21 seneden bu yana Düzcespor’un içeride ve dışarıda hiçbir maçını kaçırmamak.
Çeyrek asra yaklaşan tribün serüveninde nelere şahit olduğunu sorduğumda ‘olmaz mı’ diyor ve buğulu gözlerle anlatmaya koyuluyor:
“2003-2004 sezonu amatör ligde şampiyonluğa oynuyoruz. Nağmağlubuz, 3. Lig’e çıkacağız. Samsun’a gittik. O zaman yönetimdeydim. Haşim Altan kulüp başkanıydı.  Berabere de kalsak şampiyonuz. Nevşehirspor 13. dakikada golü attı.  90 dakika bitti uzatmalar oynandı. 1-0 kaybettik ve orada adeta yıkıldık. O gün Düzce Samsun’a akmıştı. Büyük bir hayal kırıklığına uğradık. Umudumuz Sakarya’da oynanacak play off karşılaşmalarına kaldı. Orada Karasu’yu eledik, Kocaeli ekibi Alikahya Spor Kulübü ile karşılaştık. Kalede Bülent var. Penaltılara kaldı ve yenildik.  Bir büyük yıkım da orada yaşadık. Stattan çıkıp kaldırımın üstüne oturup ağlamaya başladım. O zaman Sakaryaspor Kulüp Başkanı ve Sakarya Büyükşehir Belediye Başkan Yardımcısı Selahattin Aydın yanıma gelip, omzuma dokundu ve “Üzülme kızım, inşallah bir gün olur” dedi. O laf bana çok dokundu. Selahattin Bey de Düzce’liydi. O günden beri çok hırs yaptım. Akçaabat Sebat Spor 1. Lig’e çıkmıştı. İnsanlar çok tanıyıp, bilmiyordu. Lige çıkmasıyla herkes Akçaabat’tan bahseder oldu.  Neden Düzce tanınmasın? Biz iliz, Akçaabat ise ilçe…”

“DAVAYI GERİ ÇEKMESEYDİK…”

Dedim ya 25 yıla yaklaşan bir tribün müdavimliği.
Tatlı olduğu kadar yürek burkan anılar hala hafızalarda canlılığını koruyor.
Acısından başlayalım:
“Kayseri’ye gitmiştik. Hopaspor’la karşılaştık. Orada da enteresan bir olay yaşadık.  Stadyumun içindeki komplekste kalıyoruz. Maç boyunca frenleyemediğimiz heyecan birilerini rahatsız etmiş. Masör ile futbolcu kaldığımız kata çıkıp bize saldırmaya geldi. Odada sıkıştırdılar. Amigo Doğan ile Badi Mustafa imdadımıza yetişti. Üzerlerine atladı. Biz de yatağı barikat gibi kullandık. Sonra polisler geldi. Davacı olduk. Hopasporlu futbolcular 6 saat soyunma odasında bekletildi, çıkmalarına izin verilmedi. ‘Asla davamızdan vazgeçmem’ demiştim. Eğer davamı devam ettirseydim Hopaspor üst lige çıkamıyordu. Sonra yöneticisi geldi, tanıdık çıktı. Özür üstüne özür dilendi ricada bulunuldu.  Sonra ikna olduk ve davayı geri çektik”

“SANA HELAL OLSUN”

‘Acıyı bal eyleyen’ olaylar da var elbette.
Söz yeniden Kapoğlu’nda:
Van Belediye Başkan Yardımcısı ile çok güzel diyalog kurduk. Sürekli bizi davet etti. ‘Kardeşim bizi elediniz ama sana helal olsun. Bir kadın taraftarın bir takım üstünde bu kadar gücü olmasına hayran kaldım’ diye konuştu.

“FUTBOL İŞİ GÖNÜL İŞİ”

Buket Hanım’a Düzce gibi muhafazakâr sosyolojisi olan bir şehirde kadın taraftarlığın kolay olup olmadığını soruyorum. “Ben hiç zorluğunu yaşamadım. Saygıyla karşıladılar ve benim sayemde Düzce kadın taraftarları arttı. Bir idik iki olduk, üçtük beş olduk, en sonunda bir tribünü dolduracak kadar kadın taraftar oldu. Bununla da gurur duyuyorum. Futbolu sevmek kadın erkek işi değil, gönül verme meselesi. Ben aynı zamanda Fenerbahçe’yi de çok seviyorum. Elimden geldiği takip etmeye çalışıyorum. Düzcespor’un bir yerlere gelmesini istiyorum. Verilmiş çok emek var”, diye konuşuyor.

DÜZCESPOR’DAN MUHTEŞEM SİFTAH

Sohbet güzel ama zaman yaklaştı…
Zira 3. Lig 2. Grup’ta mücadele şampiyonluk mücadelesi verecek olan Düzcesporumuzun Malatya Yeşilyurt Belediyespor’u 3-1 yenerek bu güzel günü taçlandırmak için heyecan verici bir 90 dakika bizleri bekliyor…

 

 

Devamını Oku

Düzce sonbaharında som altından günler

Düzce sonbaharında som altından günler
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ne zaman okullar açılmaya yüz tutsa aklıma hep Düzce Ticaret Lisesi’nde eğitim gördüğüm o ‘altın yıl’ gelir.
Bir yıl sürecek olan o ‘altın yıl’ın bir ömre bedel olduğunu söylemez isem bu fasıl eksik kalır. İstanbul’daki sağ-sol çatışmalarından çok çekmiş olan ablamın yaşadıklarından olumsuz etkilenince soluğu geçici olarak ‘ana kucağı’ dediğim Düzce’de almıştım.
Tesadüfe bakın ki, kayıt yaptıracağım gün 12 Eylül askeri darbesi oldu.
Ülke üzerinde dolaşan kara bulutların kurşuni ağırlığı her yerde hissediliyordu.
Elbette bundan Düzce de nasibini alacaktı.
Konumuza döneyim.
‘Fettah Bey Tarlası’ olarak bilinen arazinin doğu tarafına düşen bej renkli yeni binanın ilk öğrencileri biz olmuştuk.
Gururluyduk elbette.
Yüreğimiz kıpır kıpır…
Ta o zamanlardan günümüzü düşünerek ‘Bu binanın ilk öğrencileri biz olduk’ diye içten içe gurur duyardım.
Söylemek bile fazla.
Mevsim sonbahardı.
Ama ben ‘som bahar’ diyorum.
Mâlumunuz ‘som altın’ diye bir ibare vardır ya…

“BU İTİBARLA…”

Eylül sabahlarında güz güneşi belli belirsiz yüzümüze gülümsemeye devam ediyordu.
İlk zamanları rahmetli İbrahim dayımın eski Bolu Caddesi’nin hapishane yolu üzerinde bulunan evinden okula yürüyerek gidip geldim.
Bir zaman sonra rotayı Gökçe Köyü’ne (Ortaköy) çevirip, Leman teyzemin evine geçtim.
Okul müdürümüz Ahmet Türkmen Bey’in klasik Pazartesi sabahı ve Cuma çıkışı konuşmaları dün gibi aklımdadır.
İki elini ceketinin önünde birleştirip tane tane konuşan Ahmet hocamızın tekrar etmekten hoşlandığı bir kelime vardı:
– Bu itibarla…
Söz öğretmenlerden açılmışken
Onların ismini bir çırpıda sayabilirim:
İlhan Yavuz, rahmetli Kemal Çakır, Hasan Hüseyin Turan, Şükrü Parlak, Gülten Parlak, Talat Topaloğlu, Özer ve Çiler Erateş hocalar, Nuri Türker, Mustafa Tola, rahmetli Bedrettin Yılmaz, Erol Hoca, Saffet hoca.
Ve şimdi aklıma gelmeyen bir nice değerli isim.

İLK ARKADAŞLARIM…

İstanbul Beykoz’dan gelip Düzce’de öğrenci olmak kendi başına ilginç bir durumdu.
İlk haftalarda geçen sessizlik dönemi bitmiş, ortaya renkli atmosfer çıkmıştı.
İşte ilk arkadaşlarım:
İlhami Baş, Deniz Hancı, İsmail Acar, Ayhan Kılıçarslan, İsmail Durdu, Hasan Sivrikaya, Ramazan Yüksel, Faruk Yıldırım, Hikmet Büyükuçar.
Ve hatırlayamadığım birçok isim…
Hemen hepsiyle çok güzel anılarımın oldu.
Bunlardan özellikle Ayhan Kılıçarslan’ı anmazsam haksızlık olur.
Ayhan şehrin önde gelen ailelerinden Artezyenci Mecit Bey’in (Düzce’de artijan denirdi) oğluydu.
Ayhan o yaşlarda motosiklet kullanacak ustalıkta bir sürücüydü.
Motosikletin yanında bir sepet vardı.
Düzce’de emsalsiz bir araçtı.
Ne zaman trafiğe çıksak bütün gözler üzerimize çevriliyordu…
Okulun paydos zili çaldığında çarşıda bir parça vakit geçirdikten sonra Ayhanların Azmimilli Mahallesi’nde bulunan eve gidip de rahmetli annesinin yaptığı leziz yemekleri yemenin ardından motosikletin yanına yanaşan Ayhan bana göz işareti yapardı:
– Hadi bin!
Sepete atlar o zamanlar ikamet ettiğim Gökçe Köyü’ne teyzemin evine giderdik.

O yolculukları hiç unutamam.

KALK BORUSU ÇALINMIŞ GİBİ!

Fettah Bey Tarlası’nda bulunan ticaret lisesinin hemen çaprazında yeni inşa edilmiş bir apartmanı hatırlıyorum.
Maalesef o bina depremle yerle bir oldu!
O binanın hemen giriş katında yeni bir kahvehane açılmıştı.
Bizler de okul çıkışında tereddütlü adımlarla o mekâna girer bazı oyunları yeni öğrenmenin heyecanıyla yemyeşil çuhalarla kaplanmış masalara otururduk.
Bazen pişti, bazen ellibir ama çoğu zaman okey…
Ocakta bulunan amcanın özene bezene demleyip de servis ettiği güzelim çayları yudumlarken, ıskatalardaki okey taşlarını şakırdatırdık!
Oyunlar her zaman normal seyrinde devam etmezdi tabii ki…
Heyecanın doruğa çıktığı zamanların çoğunda kapıda Düzce Ticaret Lisesi öğretmenlerini belirince  ‘kalk’ borusu çalınmış gibi ayağa fırlardık!
Yüreğimiz hoplardı!
Tek tek numaralarımız alınırdı.
Olabilecekleri düşünerek mekânı hızlı adımlarla terk ederdik.
Birkaç gün sonra kahvehane tayfası tek tek müdür yardımcısının odasına çağırılır önce dikkatlerimiz daha olmadı kulaklarımız çekilirdi.
Ha bir de unutmadan!
Kahvehanelerdeki oyunların yarı kalması bir yana hesaplar da hocalar tarafından ödenir ama bunun hesabını bize sorarlardı.
Her güz mevsimi olduğu gibi Eylül ayı bana bunları düşündürdü.
İyi güzler…

Devamını Oku

Düzce’den Devrek’e yanlışlıklar komedyası…

Düzce’den Devrek’e yanlışlıklar komedyası…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Mehmet Seyda (Çeliker) edebiyatımızın en renkli kalemlerinden birisi…
Kimyager ve eczacı bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Seyda’nın ilk ve ortaokul yıllarının hemen başka bir ilde geçmesi onun kalemindeki güçlü renklere çok büyük katkı yaptığı şüphe götürmez bir gerçek…
İstanbul’un köklü eğitim kurumlarından Pertevniyal Lisesi’nin orta bölümünü dışarıdan bitiren yazarın dünya görüşünün oluşmasında gazete muhabirliğinden işçiliğe uzanan bir çizginin de önemini vurgulamak gerek.
Evet yanlış okumadınız işçilik…
Söz buraya gelince durmak lazım.
Mehmet Seyda Düzce’nin yakın çevresinde; Zonguldak Ereğli Kömürleri İşletmesi’nde çalıştı. (1927-41). Yazar bu sayede bölge halkını, halkın davranış biçimlerini, yaşam biçimini çok iyi gözlemledi.
Seyda’yı okurken zaman zaman Anadolu ve halkı anlatırken onun kaleminden Kemal Tahir ve Refik Halid Karay tadı aldığımı not etmeliyim.

DÜZCE’DE BAŞLAYAN BİR HİKÂYE

Yazarın 1962’de Yeditepe Yayınları arasında çıkan “Zonguldak Hikâyeleri” 5 öyküden oluşur.
Bizim burada eksene alacağımız hikâyesinin ismi “Dur, Ben Bunu Yazayım Da…” başlığını taşıyor.
1943 yılında kaleme alındığı bilinen bu hikâyenin ana mekânı ‘Düzce Emniyet’ olarak başlar.
Düzce’nin bürokrat ve eşrafının devam ettiği şehir kulübüne vurgu yapılan öykü günümüz insanının inanmakta güçlük çekeceği birbirinden tuhaf olaylar zinciriyle ilerler.
Düzce’de yanlışlıkla tutuklanan birisinin (Osman Bey) Devrek’e kadar iki jandarma tarafından elleri kelepçeli ve yaya olarak götürülüşü okur için oldukça kasvetlidir dersek yeridir.
Hikâyemizin başkahramanı Osman aynı zamanda olayların anlatıcısı olarak karşımızdadır. Yedi gün süren yolculukta gecelemek için zorunlu uğranılan konaklar, karakolda yaşanılanlar dönemin gerek mahkûmları ve gerekse kolluk kuvvetlerinin karşılaştıkları zorluklar hakkında belgesel niteliğini taşır. Başlıca çok sık vurgu yapılan Darıyeri Karakolu, Mengen, Bolu, Gerede, Çaydut, Reşadiye gibi yerleşim birimlerinde Osman Bey’in (Güralp) yaşadıkları konu edinilir.

REJİSÖR VE KUMARBAZ BİR MEMUR

Osman Bey aslında sıradan biri değil…
Dönemin Düzce Halkevinde rejisörlük yapar.  Şehir Kulübüne üyesidir. Akşamları gelip burada kumar oynar.  Kısa adı Tütülim olan Türk Tütün Limited Şirketi’nde ikinci yazman olarak çalışır. Tutilim şirketine gelen polislerce karakola getirilen Osman Bey için yanlışlıklar komedyası başlayacaktır. Orada önüne bir dosya konur. Dosyadaki zanlının adı Nazım Çilingir’dir.
Gelgelelim evrakın üzerinde Osman Bey’in fotoğrafı yapıştırılmıştır.
Kahramanımız fotoğrafın kendisine ait olduğunu kabul etmekle birlikte, isminin Nazım Çilingir olmadığını defalarca söylese de derdini anlatamaz.
Çok değil, daha dün gece şehir kulübünde karşı karşıya poker oynadığı baş komiser hiç oralı değildir. Osman Bey’i muameleleri tamamlatmak üzere jandarmaya gönderir.
Ve ertesi gün yaya olarak 3 gün sürecek yolculuk başlayacaktır.
Jandarma birliğinin kontrolünde gidilen ilk durak Darıyeri karakoludur.
Burada kısa bir parantez açalım.
O yıllarda Darıyeri’nde bir jandarma karakolunun mevcut olup olmadığını araştırmaya bir değer konu olduğunu akılda tutarak parantezi kapayalım.
Yol boyunda uğradıkları Mengen’de Osman Bey’e Zonguldak’taki eşiyle konuşmasına müsaade edilir.  Kısıtlı bir sürede başına gelenleri telefonla özetler. Eşi de küçük kızlarını kucağına alarak kocasını sakinleştirmeye çalışır.  Ve nihayet oldukça zorlu ve sıkıntılı geçen üç günlük yaya yolculuğu bitmiş,  Devrek’e varılmıştır
Öykünün başından sonuna kadar başına gelenleri ilginç bulan anlatıcı-başkahraman Osman bir anlamda Mehmet Seyda’nın tastamam kendisidir.  Başına gelenleri, tanıklık ettiği olayları gerçekçi bir perspektif ve akıcı bir üslupla dönemin ruhunu ‘Dur Ben Bunu Yazayım Da…’ diyerek defterine kaydetmiştir…

İÇİNDEN DÜZCE GEÇEN BİR BAŞKA ROMAN

Doğumunun 102. Yıldönümünde (15 Ağustos 1919) saygıyla andığım Mehmet Seyda’nın içinden Düzce geçen bir başka romanı daha var.
Onu da bir başka vesileyle ileriki yazılarımıza bırakalım.

NOT: Uzun zamandır yapamadığım tatil iznimi  kullanacağımdan yazılarıma kısa bir ara veriyorum. Eylül başında görüşmek üzere (M.Ş)

===============================================================================

USTALAR ‘USTA’YI ANLATIYOR

Çağdaşı olan yazarlar Mehmet Seyda’yı şöyle anlatıyor:
“Anlatımında yer yer alaycı bir bakış açısı sezilen öykülerinde en çok Zonguldak ve çevresiyle kömür havzasındaki olayları, kent ve kent insanının kendisiyle ve çevresiyle olan ilişkilerini işliyordu. Öykücülüğümüzde dış gözlemle anlatılmış en güzel tip öykülerine Mehmet Seyda’da rastlayabiliriz. Asıl başarılı öyküleri de sanırım tiplerin anlatıldığı bu öykülerdir” (ADNAN ÖZYALÇINER)

“CANLI, KIVRAK, SADE VE GÜÇLÜ”

“Zonguldak Hikâyeleri’ aşağı yukarı yirmi yıl önce yazılmış hikâyelerin yeniden ve yazarın şimdiki ustalığıyla gözden geçirilmiş şekillerini veriyor. Gerçekçi gözlemler, bir hikâye açısının darlığından umulmayan bir ufukla toplum sorunlarını kapsayan bir tutum, çok arınmış, canlı, kıvrak, sade ve güçlü bir anlatım. Olgun ve çok sezişli bir mizah havası içinde insanın içini sızlatan bu güzel örnekler, Mehmet Seyda’nın bugünlerin hikâye ustaları arasındaki yerini iyice sağlamlaş­tırıyor” (RAUF MUTLUAY)

NE SABAHATTİN ALİ NE SAİT FAİK

“Pek az sanatçı, kendi dramını bu ölçüde kendinden uzaklaştırarak acılardan arıtılmış, insan­lara bağlanmış olarak verebilmiştir. Yazarın pek sevdiği Gorki’de, bizde çok okunan Strati’de, ne de öncü ustalardan Sabahattin Ali, Sait Faik, hele Faik Baysal’da bu anlatış özelliğini bulamıyoruz. Hangi çevreden olursa olsun, Seyda’nın kişilerinin yaşamalarına ortak olarak, onların hikâyelerine kolaylıkla girebildiği görülüyor”. (TAHİR ALANGU)

“BU ÇEŞNİYİ SIKMADAN VEREBİLEN”

“Seyda’nın üslubu öbür hikâyecilerimizden değişik. Bir kez devrik tümceyi belki de en iyi kul­lanan, bu çeşniyi bizi sıkmadan verebilen Seyda, ‘Zonguldak Hikâyeleri’nde romandaki başarısını da geçmiş bulunuyor”. (TEKİN ÇAKIT)

Devamını Oku

Düzce’den bir Yıldız geçmişti

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kitap tutkunu ve de edebiyat meraklısı olup da listenize alıp, okuyamadığınız yazarlara iç geçirmeyeniniz var mıdır acaba?
Kendi hesabıma Bekir Yıldız benim için böyle bir kimlik.
Eserlerinin birçoğu kitaplarımda durmasına rağmen derinlikli olarak okuyamadığıma hayıflandığım bir yazar.
Geçenlerde onun Harran adlı röportaj-hikâye kitabının sayfalarını karıştırdım.
Bekir Yıldız 1972 yılında İstanbul’dan başlayıp Harran’da tamamlanacak olan otobüs yolculuğunu, başlıklarla ayırdığı toplam 22 değişik öyküye yer vermiş. Bu esnada yol ve Anadolu notlarını, geniş ölçekte karşılıklı diyalogların sürüklediği ustaca bir anlatımla okurla buluşturmuş.
Yıldız’ı uzun uzadıya tahlil etmek bu köşenin harcı değil elbette.
Kitabın 20. Sayfasına gelince bir de ne göreyim?
Yazarın yolculuk yaptığı otobüs Düzce’de mola vermiş ve izlenimlerini kaleme almış.
Öyküdeki tarife bakılırsa buranın Bolu Dağı’nın yamacındaki Kaynaşlı’da olduğunu çıkarmak pekala mümkün.
Yıldız’ın kaleminden yol boyu dinlenme tesislerinde bugün bile karşılaşacağımız manzaralar adeta resmediliyor.
49 yıl evvel Kaynaşlı’da inşa edilmiş dinlenme tesisinin girişini ‘milyonerlere ait dağ evi’nin kapısına benzeten yazar, lokantada yaşadığı hayal kırıklığını anlatıyor.
Günümüzün sosyal medya ve internet ortamında yapılabilmesi çok mümkün gözükmeyen işletme kurnazlıklarını bakınız nasıl betimliyor:

ELİ TEZ SÜNNETÇİLER

“Düzce’ye yaklaşıyoruz. Az sonra Bolu dağı başlıyacak. Otobüsümüz sola kıvrılıyor. Park etmiş pek çok otobüs var. Biz de katılıyoruz onlara. Muavin bağırıyor:
– Yarım saat yemek molası.
Milyonerlere ait dağ evlerinin kapısını andıran, çevresi kırmızı tuğlalarla örülmüş, özel bir antreye giriyoruz. Bu sıra, lokantanın hoparlöründen, cırtlak bir ses gelişimizi duyuruyor.
– İstanbul’dan gelip Antep’e gitmekte olan, Çayırağası yolcuları hoş geldiniz. Kaptanınız yarım saatlik yemek molası vermiştir.

Masalara dağılıyoruz. Lokanta, eni, boyu, yüksekliğiyle şimdiye kadar gördüklerimin en büyüğü. Garsona yemek ısmarlıyorum. Bu sıra yeni bir otobüs yerini alıyor. Aynı cırtlak ses, firma ismini değiştirecek yolcuları karşılıyor. Üç-beş yıl önce hiçbir şey yokken, kısa zamanda kurulmuş olan bu uğrak sitesi hoşa gidiyor doğrusu.
Ismarladıklarım geliyor.
Tadıyorum. Tatsız tutsuz hepsi.
Az sonra hesabı istiyorum. Burada dönen dolapları anlıyorum şimdi. Her şey müşterinin rahatlığını, onurunu yüceltiyor, ona temiz, lezzetli bir yemeği hayal ettiriyordu. Ve müşteri kendinden geçip masaya kuruluyor; tıpkı sünnetçinin önüne, beyaz işlemeli, ipek entariler, takkeler, alkışlar arasında getirilen çocuklar gibi. Eli tez sünnetçi iş başındadır artık. Sonra ikinci bölüm başlıyor: Hesap.
Pencereden bakıyorum. Otobüsümüzün içinde pek çok yolcu var. Bize, lokantaya bakıyorlar. Aç, aç.
Dışarı çıkıyorum. Hakkımızı koruyacak hiç bir kurumun varlığı yok görünürde. Hem dağ başında, böylesine planlı, büyük bir tesis kuran kapital, kuşkusuz bütün sakıncaları ortadan kaldıracak akıllılığı da göstermiştir, diye düşünüyorum.
Henüz zamanımız dolmadı. Hoparlördeki sesin, kaptanımız dediği şoför, yemek yiyor muaviniyle. Onların yemeği özel çıkıyor. Getirdikleri yolcular karşılığında hazırlanan sofranın arasız olduğunu biliyordum önceden.
Yüznumaraya doğru yürüyorum. Böylesine pahalı bir tesisin yanındaki yüznumarayı bile kokusundan bulmak mümkün. Kapısında tartışıyor iki kişi.
– Paralı, diyor gençten bir köylü.
– Get len diyor yaşlı bir adam. Neden paralı olacakmış? Otobüs yolcusuyum ben.
– Paralı da ondan.
– Ne ki burası?
– Tuvalet!..
– Cart, diyor ihtiyar adam yürürken. Halâ len burası. Adını tuvalet koymuşsun. Helâ paralı mı olurmuş? Ulen, yediğimiz içtiğimiz para, …ıçtığımız da mı olsun imansız!…
Dönüyorum otobüsün yanına. Yarım kollu genç ilişiyor gözüme. Bir otobüsün altına eğilmiş. Bir şeyler anlatıyor arkadaşına. Ben de yanlarına gidiyorum.
– Hayrola?
– Çök, diyor, size de göstereyim.
Çöküyorum.
– İşte, diyor, havalı Magirus dediğin böyle olur. Körükleri olacak.
– Ötekiler?
– Makaslı olanlar var bir de. Viraja girdiğinde sağa, sola savurur yolcuları.
Kalkıyoruz ayağa. Az ötemizde bir adam oturuyor, ayakkabısız.
– Ayağı kokan yolcu, diyor yarım kollunun arkadaşı.
Yaklaşıyoruz.
– Biz de Çayırağasındanız, diyorum. Hayrola?
Hoparlörle çağrılıyoruz bu sıra.
– Hadi, diyorum binelim.
Ayakkabılarını güçlükle giyiyor.
– Kör talih diye konuşuyor da. Benim neyime, İstanbul’a gitmek! Otur, oturduğun yerde.
Kunduralarının bağları çözük. Ama zor yürüyor gene de; birkaç numara küçükmüş gibi. Başını iki yana sallıya sallıya konuşmasını sürdürüyor.
– Otobüs geçiyordu kahvenin önünden. Atla dedi arkadaşlarım. Var kardaşını gör, gel; madem bunca görestin. Vay, dedim olur mu olmaz mı? Ayakkabı dedim. Lâstiklerim yırtık dedim. Arkadaşım çıkardı ayakkabılarını. Atladım otobüse, ardından ayakkabıları tutuşturdular elime. Antep neresi, İstanbul neresi. Ne kardaşımı buldum yerinde, ne de ayakkabılar oldu ayağıma. Muavin pezenvengi de tutturur geysene.
Otobüs kalkıyor.
Güçlükle atlıyoruz içine. Vites değiştirirken, tutamıyorum adamı. Arka sıradaki bir kadının kuccağına düşüyor.
– Hakkını helâl et bacım, diyor.
– Yakında birkaç milyon olacak Mercedes, diye bağırıyor muavin, kapıyı kapatırken. Daha binmesini bile öğrenmediniz, yahu…”
Ölümünün 23. Yıldönümünde (8 Ağustos 1998) Bekir Yıldız’ı minnetle anarken, önümüzdeki hafta kitaplığımda durup da uzun zaman okuyamadığım bir başka edebiyat ustasının Düzce’yle ilgili pek bilinmeyen bir öyküsüne değineceğim…

MATBAACILIKTAN YETİŞEN YAZAR

Hikâye ve roman yazarı Bekir Yıldız, ocukluğu, polis memuru babasının görevi gereği çeşitli şehirlerde geçti. Mersin’de başladığı ortaöğrenimini İstanbul Sanat Enstitüsünü (1951) okuyarak İstanbul Matbaacılık Okulunun dizgi bölümünü (1955) bitirerek tamamladı. Bir süre dizgi operatörü olarak çalıştıktan sonra Almanya’ya gitti. Almanya’da mesleğinde ve çeşitli işlerde çalıştı (1962-66). Dönüşünde Asya Matbaasını kurdu ve Cem Yayınevinin ortağı oldu. Daha sonra matbaasını kapatarak yazı çalışmalarıyla meşgul oldu.

İlk hikâyesi Tomurcuk adlı çocuk dergisinde. (1951) çıkmıştı. Konusunu Güneydoğu Anadolu insanının hayatlarından aldığı hikâyeleri çoğunlukla Yeditepe, May, Halkın Dostları, Yeni a, Yazko-Edebiyat dergilerinde yayımlandı. Romanlarında aynı konularla birlikte Almanya’daki Türk işçilerin yaşamlarını da anlattı. Kara Vagon adlı hikâye kitabıyla 1968 yılında May Edebiyat Ödülünü, Kaçakçı Şahan’la da 1971 Sait Faik Hikâye Armağanını kazandı.

ESERLERİ:

ROMAN: Türkler Almanya’da (1966), Halkalı Köle (1980), Aile Savaşları (1984), Kerbela (1987), Darbe (1989).

HİKÂYE: Reşo Ağa (1967), Kara Vagon (1969), Kaçakçı Şahan (1970), Sahipsizler (1971), Evlilik Şirketi (1972), Beyaz Türkü (1973), Alman Ekmeği (1974), Dünyadan Bir Atlı Geçti (1975), İnsan Posası (1976), Demir Bebek (1977), Güneydoğu Öyküleri (Kara Vagon ve Kaçakçı Şahan, 1979), Mahşerin İnsanları (1982), Bozkır Gelini (1985), Seçilmiş Öyküler (1989).

RÖPORTAJ: Harran (1972), Yaman Göç (1983), Allah’ın Gölgesine Koşanlar (1991).

ÇOCUK KİTABI: Ölümsüz Kavak (1980), Arılar Ordusu (1980), Şahinler Vadisi (1981), Canlı Tabanca (1981).

DENEME: Yargılayan Zaman İçinden Konuşmalar – Soruşturmalar – Yazılar (1984).

KAYNAK: Zeynep Oral / Röportaj (Milliyet Sanat, 20.4.1973), Mehmet Ergün / Hikâyemizde Bekir Yıldız Gerçeği (1975), Vedat Günyol / İnsan Sıcaklığı Açısından Bekir Yıldız-Çala Kalem (1977), TDE Ansiklopedisi (c. 8, 1976-98), Seyit Kemal Karaalioğlu / Resimli Türk Edebiyatçılar Sözlüğü (1982), Atilla Özkırımlı / Türk Edebiyatı Ansiklopedisi (1982) – Reşo Ağa-Öykülerle Romanlarda Yaşamak (1995), Yurt Ansiklopedisi (c. X, 1984), Gürsel Aytaç / 1984-85 Yıllarında Öykülerimiz-Edebiyat Yazıları II (1991), Adnan Binyazar / Ve Zalim ve İnanmış ve Kerbela (Ozanlar Yazarlar Kitaplar, 1998), Behçet Necatigil / Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (18. bas. 1999), Şükran Kurdakul / Şairler ve Yazarlar Sözlüğü (gen. 6. bas. 1999), TBE Ansiklopedisi (2001), Ömer Lekesiz / Yeni Türk Edebiyatında Öykü – 4 (2001), Necati Mert / Bekir Yıldız Öyküsü (Heceöykü, Şubat-Mart 2005), İhsan Işık / Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2. bas., 2009).

Devamını Oku

Düzce’nin Temmuz’la sınavı

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir Temmuz ayını daha geride bıraktık.
Ne zaman takvimler Temmuz’u gösterse endişelenirim:
– Bu kez yine olur mu?
Geçen ay başında (7 Temmuz) Cumayeri, Çilimli ve Akçakoca ilçelerinde bulunan 4 köyde gece boyu etkili olan yağış yol çökmelerine, dere taşmalarına ve çok sayıda evde su baskınına yol açtı.
2 sene öncesine gidelim şimdi…
18 Temmuz 2019’da Esmahanım köyünde sağanak yağmurların yol açtığı sel baskını ve toprak kayması sonucu 7 hayatını kaybetti.
Kaderin garip cilvesine bakın ki bundan 60 yıl önce yine Temmuz ayında kelimenin tam manasıyla bir felaket yaşanmış.
Şimdi 1961 yılına gidelim ve neler olmuş bir görelim…
Dönemin Cumhuriyet Gazetesi Düzce’deki yaşananları manşetine taşımış:
Düzce’nin 30 köyü sular altında; bir kız çocuğunu seller sürükledi…

KÜÇÜK MELEN TAŞAN SULAR KÖYLERİ YUTUYOR!

Haberin ayrıntılarını okuduğunuzda Hollywood filmlerinde izlediğimiz kıyamet senaryolarından farkı olmadığını düşünüyorsunuz. 1 gün boyunca aralıksız süren şiddetli yağmurlar önce kuru dereleri ardından Küçük Melen’i taşırıyor. İlk etapta Çilimli,  Kışla (Gümüşova) ve Gölyaka nahiyeleri ile 30 köy sular altında kalıyor. 50 bin dönüm ekili arazi bir anda göle dönüşüp, 20 eve yıkılıyor. 500’e yakın ev hemen tahliye ediliyor. Binlere hayvan telef oluyor. Sular altında kalan bazı köylerle temas kesilmiş. Sel suları bazı yerlerde 2 metreye kadar yükselmiş.
Haberin devamı daha yürek burkucu…
Köylüler yiyecek ve hayvanların büyük kısmını evlerin üst katlarına topluyor. Efteni Gölü kenarında Yayla adı verilen meradaki binlerce hayvan ve bunlara bakanların oturduğu 50 haneli köy tam manasıyla suların altında… Bolu’dan gelen askeri birlikler ve Adapazarı’ndan gönderilen kayıklar acilen bölgeye sevk ediliyor. Ancak sular çok akıntılı olduğundan kayıklardan kısmen faydalanıyor.

KÂBUS GİBİ BİR SORU: PEKİ YA O DA TAŞARSA!

İstanbul-Ankara karayolu üzerinde bulunan Küçük Melen Köprüsü yanındaki köprü çökmüş. Sel sularının bir kısmı yolun iki tarafındaki kanallardan Büyük Melen suyuna akıyor. Orası da her an çökebilir. İstanbul-Ankara karayolu her an sular altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Ovayı inceleyen su mühendisleri 10 bin hektara yakın arazinin sular altında kaldığını ve zararın o günkü parayla 12 milyon lirayı bulduğunu tahmin ediyorlar. Zarar bununla da kalsa iyi… Ziraatçılar 50 bin dönümlük arazinin sular altında kaldığını ve zararın 5 milyon lira olduğunu belirtiyor.
Yetkililer alarm veriyor:
– Yağmurlar dinmediği takdirde Büyük Melen suyunun da kabarıp taşması işten bile değil…
Sel felaketinin sebebinde bilim insanları hemfikir:
– Düzce civarındaki ormanların 30-40 yıl önce yok edilip kuzey dağlarının çıplak bir hale gelmiş olması…
Bereket versin ki korkulan olmuyor…

30 KÖY SULAR ALTINDA KALIYOR

Ertesi gün ( 1 Temmuz 1961)…
Düzcemiz Cumhuriyet gazetesinde yine manşet:
Düzce’de sular altında kalan köylerin sayısı 90’a yükseldi…
Alt başlıklta şöyle yazıyor:
Kazazedelere yardım için İstanbul ve Ankara’dan kara ve hava kuvvetleri birlikleri hadise mahalline gönderildi… Sürekli yağmurlar neticesinde taşarak dün 30 köyü sular altında bırakan Küçük Melen suyu gece yükselmeye devam etmiş ve 90 köy sular altında kalmıştır. (Su altında kalan köylerden bazıları şöyle: Topçular, Hasanlar,  Arabacı, Hatip, Fideni Kürtler, İhsaniye, Hacıkadirler, Kahveleryanı, Adaköy, Hademiye, Şaziye). Şanslı sayılabilecek 60 köye ise kayıklarla ulaşılabiliyor. Sabah yağmurun dinmesi sonucunda sular biraz alçalmış ve İstanbul-Ankara karayolunun kuzeyinde bulunan 20 kadar köy su altında kalmaktan kurtulmuştur. Bu köylerde insan kaybı ve fazla miktarda hayvan telefatı olmadığı öğrenilmiştir. Köylü suların çekilmesiyle meydana çıkan mahsulün hiç olmazsa bir kısmının kurtulması için güneşin çıkmamasını temenni etmektedir. Aynı gün çıkan Milliyet Gazetesi’nde (2 Temmuz 1961) sel felâketinde Muzaffer Bilge adındaki kayıkçı ile oğlunun ağaca çarparak sandalın parçalanması sonucunda feci şekilde can verdiklerini okuyoruz.

DEVLET DÜZCE İÇİN SEFERBER

Hava Kuvvetlerinin helikopter ve nakliye uçakları Bolu’ya inerek hızla Düzce’ye yardım taşımaktadır. Dönemin Devlet Başkanı Cemal Gürsel, Başbakan Yardımcısı Fahri Özdilek başta olmak üzere İçişleri ve Bayındırlık Bakanı’nı Düzce’ye gönderilir.  Düzce’deki felâket TBMM gündemine taşınır. Devlet Düzce için seferber olur. Dönemin CHP’li Bolu Milletvekili Kemal Demir başta olmak üzere diğer tüm siyasiler vakit kaybetmeden yasama faaliyetine başlar. Zarar gören pancar üretcilerine Şeker Fabrikaları A.Ş yazlık tohumlar 5254 sayılı Kanuna göre zamanında temin edilmeye çalışılır. Zarar gören köylerdeki kereste ihtiyacı Düzce Orman İşletmeleri tarafından büyük ölçüde karşılanır.

4 SENE SONRA YİNE BENZER MANZARA

Ancak yaşanılanlardan ders çıkarılmaz.
Bu kez tam 5 sene sonra ve ne hikmetse yine Temmuz ayında ( 22 Temmuz 1965) aynı ölçülerde olmasa da benzer bir sel felâketin kucağında bulmuştur kendini Düzce…
O dönemde Düzce’de yayınlanan “Haftanın Sesi” gazetesi biraz da sitemle şöyle yansıtır haberi:
Korkunç! Sel felaketi beldemizi perişan etti…
Haberin devamı şöyle:
Zarar 40-50 milyon civarında. Radyodan bir tek Düzce kelimesinin duyulmaması, devamlı Bolu ve civarı demesi halkımız arasında üzüntüyle karşılandı…

ÜRPERTİCİ SÖZLER: ÖLÜLER MERGİÇ’TE BULUNURDU…

Sel felâketi ve Düzce ikiz kardeş gibi dersem abartmış olur muyum acaba?
Bunu sadece ben değil ‘hocaların hocası’ Prof. Dr. Enver Konukçu, 20 Aralık 2017 tarihinde Düzce TV’de ekranlara gelen Mehmet İbrahimoğlu İle Gündem programında söylüyor:
Son söz Enver Konukçu Hoca’nın:
(…) Biz de tütün ekiyorduk orada. Tabii çay taşıncaya kadar. Çay taştıktan sonra hepsi gidiyordu. Bolu Caddesi’nin olduğu yerden su aktığını ben biliyorum. Yani oradan bir dere akıyordu ve şehrin içine giriyordu. (…) Eskiden Asar Suyu hep eğlence yeriydi hem de üzüntü yeriydi. Neden? Sel baskınları. Yukarıdan ne kadar köylerden topladığı insan varsa ölüler en son Mergiç’te bulunurdu. Mergiç’in çok kötü kaderi var.  Yine Melen taştığında bütün ölüler Mergiç tarafında toplanırdı. Süleyman Demirel’in helikopterle geldiğini ve oralarda bir tur attığını biliyoruz. Herkes “Başbakanımız gelmiş” diye alkışladı. Sel baskını dolayısıyla Düzce’ye gelmişti. Asar Suyu Düzce’nin içine kadar giriyormuş. Düzce’nin içinden sular akıyormuş. (…) Asar Suyu’nun bir adeti vardı. Düzceliler beklerdi, odun falan toplamayalım, yakında Asar Suyu getirir derlerdi… Bahçelerde sonbaharda ne kalmışsa alır getirirdi. Su yatağın üzerine de çıkabiliyordu. Pazar yerindeki karpuz satan ve tekerlekleri su alıp getirdi. Eskiden tankerler orada yıkılırdı onlar da Melen’de toplanıyordu. (…)

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Porno Gratuit Porno Français Adulte XXX Brazzers Porn College Girls Film érotique Hard Porn Inceste Famille Porno Japonais Asiatique Jeunes Filles Porno Latin Brown Femmes Porn Mobile Porn Russe Porn Stars Porno Arabe Turc Porno caché Porno de qualité HD Porno Gratuit Porno Mature de Milf Porno Noir Regarder Porn Relations Lesbiennes Secrétaire de Bureau Porn Sexe en Groupe Sexe Gay Sexe Oral Vidéo Amateur Vidéo Anal