h Dolar 8,7540 %0.21
h Euro 10,3906 %0.21
h Tam Altın 7.964,86 %0,15
h BIST100 1.391,06 %-1.63
a İmsak Vakti 02:00
Düzce 21°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Mehmet Şimşek

Mehmet Şimşek

26 Mayıs 2021 Çarşamba

Tavuklarını bile abone yapmıştı!

Tavuklarını bile abone yapmıştı!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Adı Hilmi Oflaz
1926 Düzce doğumlu…
Ataları Trabzon’dan göçüp Düzce’yi mekân eylemiş.
Oflaz, eskilerin deyişiyle  ‘nevi şahsına münhasır’ diye tanımladıkları sadece ‘kendine benzeyen’ bir kişilik.
Ünlü şair Necip Fazıl Kısakürek’in en sadık öğrencisi, sırdaşı, dostu…
Bilinen ifadeyle ‘Necip Fazıl’ın manevi oğlu’
Necip Fazıl’ın da o’nu her yerde  ‘benim metafizik evladım’ diye takdim ediyor.
Hilmi Oflaz, İlk gençlik yıllarında Düzce’den İstanbul’a gelir.
Geliş o geliş.
1950 yılında evlenir, 5 çocuğu olur. Düzce’deki tarlalardan gelen yüklü icar parası ona geçici de olsa İstanbul Çengelköy’de köşk hayatı yaşatır. Fakat paraya-pula önem vermez, biriktirmez, mevcudu korumaz.
Bir zaman sonra köşkten çıkarlar; ailecek yine aynı semtte küçük bir gecekonduya yerleşirler.
Ama o bunu hiç dert etmez, İstanbul’da ticaretin nabzının attığı Mahmutpaşa’da işportacılığa başlar.

BÖYLE BİR BAĞLILIK GÖRÜLMEDİ

Hilmi Oflaz, Necip Fazıl’a o kadar bağlıdır ki, ünlü şair Üsküdar’da cezaevine düşünce Mahmutpaşa’daki işporta tezgâhını bırakıp pılı pırtıyı Toptaşı’na taşır. Cezaevinin kapısında küçük bir işporta tezgâhı kurar. Burada kâğıt, zarf, kalem vesaire gibi ufak tefek şeyler satar. Bir arkadaşı, “Görüşme saatleri dışında üstadı görebiliyor musun?” sorusuna o meşhur yanıtı verecektir:
– Bulutların ardından güneşin görünmesi gibi canım önünden geçerken parmaklıkların arasından görüyorum…

“FARE TIKIRTISINDAN ÜRKER ARSLANLARIN ÖNÜNE ATLAR”

Bu sevgi ve muhabbet karşılıklıdır.
Necip Fazıl da onu bir an olsun yanından ayırmaz.
Bir gün şairin yolu Bursa’ya düşer.
Yanında Hilmi Oflaz vardır. Bursa’nın en lüks otellerinden biri olan Çelik Palas’ta çay içerlerken dönemin Adalet Partili milletvekilleri göz ucuyla Hilmi Oflaz’ı süzer. Necip Fazıl kafalarda oluşan soru işaretlerini kaldırmakta gecikmez.
Şöyle takdim eder Oflaz’ı:
– Fare tıkırtısından ürkecek kadar hassas, kralları önünde eğdirecek kadar irade sahibi, arslanların önüne çırılçıplak atlayacak kadar cesur, aziz dostum işportacı Hilmi Oflaz.

DERGİLERİ SATAMAZSA CEBİNDEN ÖDER

Hilmi Oflaz Necip Fazıl’ın ismiyle özdeşleşen Büyük Doğu dergisinin sıkı takipçisidir, aynı zamanda.  Tam bir kitap kurdudur. Evine bavul bavul kitap taşır.
İşporta tezgâhının bir bölümünü dergilere ayırır. Baktı olmuyor, dergileri ücretsiz dağıtır parasını cebinden öder.

BU ABONELER DE KİM?

Milliyetçi-muhafazakâr kesimin ünlü edebiyatçılarından Mehmet Niyazi Özdemir bir gün Hilmi Oflaz’ın misafiri olur. Sohbetin bir esnasında postacı kucak dolusu bir paketle çıkagelir. Tahmin etmek zor değildir. Postacının kucağındaki torbanın içinde oldukça fazla miktarda Büyük Doğu dergileri vardır. Mehmet Niyazi’nin dikkatini çeken bir şey daha olur. Hilmi Oflaz, kendisini, karısını; dahası beşikteki bebeğini bile dergiye abone yapmıştır.
Fakat gelen dergilerin üzerinde yazan başka isimler de vardır. Mehmet Niyazi Bey sorar:
– Hilmi abi bunlar da kim?
Hilmi Oflaz sadece gülümsemekle yetinir.
Mehmet Niyazi Bey, daha sonra işin aslını Hilmi Oflaz’ın eşinden öğrenir.
Meğer Oflaz,  üstadı Necip Fazıl’ın ‘satışlarımız arttı’ diye sevinsin, şevke gelsin diye  kümesteki horoz ve tavuklara da isim takmış, onları da Büyük Doğu dergisine abone yapmıştır.

“KİTAPLARIM, DOSTLARIM BİR DE SİGARAM”

Dünya malında gözü yoktur onun. Yakın dostları her fırsatta “Bak Hilmi yaşlanıyorsun kenara bir şeyler koy, şu yaşa geldin, elinde neyin var?” diye tembihte bulunur. Fakat o  gururla şöyle cevap verir:
Dostlarım, kitaplarım ve sigaram!...
Kendisine her sigara edildiğinde geri çevirmez ve içsin içmesin herkese sigara tutar.

“UYUDUĞUM ZAMAN SİGARAYA İHANET EDERİM”

Sigaraya o kadar tutkundur ki, bir defasında şöyle konuşur: “Ben tuttuğumu ölümüne tutarım. Öyle fanatiğim ki kibrit kullanmam. Sigarayı boş geçmeyeyim diye sigarayı sigara ile yakarım. Uyuduğum zaman sigaraya ihanet ettiğimin farkına varırım. Sabahleyin emzik gibi ağzıma onu sokarım”.
Gelgelelim ‘ihanet etmediği’ sigara ona ihanet etmiştir.
Hastalanmıştır. Konuşamayacak durumdadır.
Cerrahpaşa Hastanesi’nde yattığı koğuşta son günlerinde kendisini ziyaret eden dostlarında elinde bulundurduğu deftere bir not yazar gösterir:
– Doktor söyledi, sigaradan değilmiş…

NECİP FAZIL’IN AYAK UCUNA DEFNEDİLİR

Hilmi Oflaz, 15 Mayıs 1998’de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi hastanesinde ruhunu teslim eder. 17 Mayıs Pazar günü, Eyüp Sultan Camii’nde kılınan cenaze namazında sonra Eyüp Mezarlığı’na, Necip Fazıl’ın  kabrinin ayak ucuna defnedilir.
Aralarında dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da bulunduğu büyük kalabalık, Hilmi Oflaz’ı ebediyete uğurlar…

Devamını Oku

Ermemiş için iftihar vakti!

Ermemiş için iftihar vakti!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye için iftar…
Ermemiş için iftihar vakti!

Müslüman, Hristiyan, Musevi, Şamanist, Ateist, Deist ve diğerleri…
Bir diğer ifadeyle tam inanan, az inanan, hiç inanmayan ve dahi şüpheyle bakan…
Bu topraklarda yaşayıp da yukarıda saydığım mensubiyetlerden hiçbir kişiyi gösteremezsiniz ki birazdan okuyacağınız duayı duymamış, işitmemiş olsun…
1980’li yıllarda tek kanallı Türkiye’de TRT’den dinlenen, rüzgârda savrulan, göl kenarındaki sazlıklar, gün batımı, gün doğumu görüntüleriyle ekranlara gelen davudi bir sesin (Nur Subaşı) okuduğu o duadan bahsediyorum:

“Allah’ım.
Senin rızan için oruç tuttum.
Sana inandım.
Sana sığındım.
Senin rızkınla orucumu açtım…
Sağlık ve afiyete.
Ey bağışlaması bol Rabbim.
Beni, anamı, babamı, ailemi, milletimi,
Devletimi ve inananları koru.
Rahmetini yardımını esirgeme ülkemizden.
Bizlere yaşama sevinci ver.
Her türlü güçlüğe karşı dayanma gücü ver.
Senin her şeye gücün yeter.
Amin…”

DUANIN MİMARI BİR DÜZCELİ…

Şimdi gelin Düzceli ilahiyatçı Dr. Faruk Ermemiş Hoca’nın hepimizin hafızasına nakşettiği o duanın arka planının nasıl oluştuğuna bir göz atalım.
Yıl 1975…
Adalet Partisi’nin hükümet olmasıyla birlikte TRT Genel Müdürü’nde bulunan İsmail Cem, koltuğunu Nevzat Yalçıntaş’a devreder.
Siyah beyazlı televizyon günlerinde Faruk Hoca TRT Ankara Radyosu’nda Türkiye radyoları ve Türkiye’nin Sesi Radyosu’nun dini programlarını hazırlamaya başlar. Haftalık programlar da yapar.
Ayrıca iftar ve sahur programları için yoğun emek sarf eder.
Pek seslendirmediği ama içten içe geliştirdiği bir başka proje daha vardır Dr. Ermemiş’in aklında…
İftar duasını yazmayı kafasına koymuştur.
Ancak bu iş o kadar da kolay değildir. TRT’nin içine sinmiş ideolojik kadrolar daha doğrusu görünmez engeller vardır.
Ama hocanın rüyalarına girmiştir bu iftar meselesi bir kere…

ÖYLE BİR DUA YAZMALIYDIM Kİ…

Hikâyenin gerisini Faruk Hoca’dan dinleyelim şimdi:
“Öncelikle şunu belirtmek isterim… İslam dünyasının Ramazan aylarında oruçla sahurla ve iftarla ile ilgili farklı geleneklere göre farklı uygulamalar vardı. Bu gelenekler, coğrafi ve etnik yapılara göre de farklılıklar gösterebiliyordu.  Her etnik yapı ya Arapça ya da kendi konuştuğu dille kısa bir dua edip orucunu açıyordu. Ülkemizde de böyle bir uygulama vardı.
1975 yılında TRT’nin sadece birkaç gün yayınladığı dönemde; Ankara televizyonunda bir arkadaşımla birlikte ilk defa siyah beyaz ekranda ‘iftar programı’na başladık.
İftar zamanı çok hassas ve kutsal bir andı…
Ne söyleyeceğimiz önemliydi.
Ancak ne söylemeyeceğimiz daha da mühimdi.
Yurt içi ve yurt dışında radyo ve televizyon kanalları ile milyonlarca insan evlerinde sofra başına oturmuş akşam ezanını beklemeye koyulmuş, iftar duasını okuyup oruçlarını açmaya hazırlanıyordu.
Geniş ailelerin hüküm sürdüğü o vakitler sofrada kimler mi vardı?
Dedeler, anneanneler, babaanneler, oğullar, kızlar, torunları ve amcalar, halalar, teyzeler, dayılar ve daha bir nice eş dost…
Öyle bir dua yazmam gerekirdi ki 7 yaşındaki torundan 70 yaşındaki dede aynı şeyi anlamalıydı.
İşte zorluk da burada başlıyordu. Öncelikle ‘besmele’yi kimseye unutturmak istemiyordum; ‘bismillahirrahmanirrahim’ diye başladım.
Sonra dona kaldım!  Kalemimin mürekkebi kurumuştu adeta…
Çocukluğumuzdan beri ezbere bildiğimiz; Kur’an’ı Kerim’i okumak için açtığımızda ilk önce Fatiha suresini görmüyor muyduk sahi…
Ben de kutsal kitabımızı okumak için açınca o sureyi gördüm.
Onu okuyunca önce yüce Allah’ı yüceltiyorsunuz.
Sonra ondan isteklerinizi söylüyorsunuz.
Dilimin bağı çözülmüş, kalemime can suyu gelmişti sanki…
Fatiha süresindeki birden dördüncü ayete kadar olanların Türkçe anlamı şöyle:
Acıyan ve bağışlayan Allah’ın adıyla!
Bütün övgüler, evrenin yaratacısı ve düzenleyicisi Allah içindir!
O acıyandır, O bağışlayandır!
O hesaplaşma gününün de sahibidir!
Bu satırları okuyunca dudağımdan o satırlar dökülmeye başladı…
Sonrası kendiliğinden geldi…

“ANILARIM CANLANDI, DUYGULANDIM”

Konu çok uzun ama yerimiz dar…
İlahiyat doktoru Faruk Ermemiş’e, “Her Ramazan ayında oruç açarken radyoda ve televizyonlarda işittiğimiz o duayı duyduğunuzda nasıl bir duygu yaşıyorsunuz?” diye soruyorum.
Hoca anılara atıfta bulunarak cevaplıyor:
“Ezan vakti gelince Ankara Radyosu başta olmak üzere İstanbul, İzmir, Antalya, Diyarbakır, Hakkâri, Kars, Van ve Trabzon radyolarında, spiker yerel saate göre anonsa başlardı.  Akşam ezanın okunmasının ardından yazdığım ‘iftar duası’ oruçlar açılır ve kendimi Türkiye’de herkesin sofrasında konuk olduğumu hissederdim.
45 senedir bu hislerimden hiçbir şey kaybetmedim.
Sonra da “programı Dr. Faruk Ermemiş hazırladı” anonsuyla sona ererdi.
Anılarım canlandı, duygulandım. Dünden bu güne, bu günden geleceğe sizlerin vasıtasıyla paylaşmak istedim.  İnsanların iftar duasına çok güzel bir teveccühü var. Bu birlikteliği sağlamak ne kadar önemli; herkese nasip olmayacak bir şey… Ramazan ayının insanımızı, ülkemizi, milletimizi ve tüm insanlığı koronavirüs belasından kurtararak, sağlık ve huzur içinde, tutsaklıktan azat edip özgürlüğe kavuşmasını, yaşama sevinci ile dolu başarılarla süslenmiş güzel bir geleceğe kavuşmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

BEĞENME REKORLARI KIRAN DUA

TRT arşivlerinin sosyal medya hesaplarında beğeni rekoru kıran iftar duası paylaşımına göz atıldığında çok ilginç yorumlarla karşılaşılıyor.
İşte onlardan bazıları:
* O kadar güzel ve eksiksiz yazılmış ki. Allah tutulan oruçlarımızı kabul etsin.
* bizlere yaşama sevinci ver ne kadar önemli bir dua imiş. Bütün cümlelerin her biri gerçekten çok güzel.
* Kim çocukluğunu hatırlamaz ki bu duayı…
* 90 larda ve hatta 2000li yılların başında da vardı bu dua. Tüylerimiz diken diken olurdu. Tekrardan TRT’de dinlemek isteriz.
* O zamanlar Ezan Ankara’ya göre okunuyordu. Biz sofra başında beklerken Ankara orucunu açar bu duayı dinlerdik…
* Çocukluğum… Dedem… Anneanem… Yaz mevsimi ve oruç…
* Şimdi Arapça arabesk çalıyorsunuz…
* Çocukluğumda dinlerdim. Hâlâ bu duayı iftar sonrası ederim…

 

 

 

Devamını Oku

Mehtap Ar ve o efsane müzikal!

Mehtap Ar ve o efsane müzikal!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçen hafta tiyatro sanatçısı Mehtap Ar hayatını kaybetti.
Mehtap Ar, ünlü söz yazarı Aysel Gürel’in kızı, Türk Sineması’na damgasını vurmuş olan Müjde Ar’ın da kız kardeşiydi…
Öyle sanıyorum ki ismi tiyatro ile özdeşleşmiş olan Mehtap Ar’ın aynı zamanda çok genç yaşlarda sahne alıp, dönemin popüler şarkılarını okuduğunu pek az kişi biliyor…
Daha da önemlisi onun başarılı bir kantocu olduğunu…
Sahi 1980’li yıllarda Düzce’nin en lüks oteli olarak gösterilen Park Otel’de haftanın belli geceleri müzik programı yaptığını günümüzde kaç kişi hatırlıyor?
Park Oteli’nin birinci katına denk düşen penceresinin uzantısına monte edilen ışıklı tabelada onun ismi yazardı.  Yaşım gereği Mehtap Ar’ı Park Otel’de dinleyememiştim ama İstanbul’dan gelip de Düzce’de program yapması bana oldukça ilginç gelmiştir.
İsim benzerliği olabileceği düşüncesiyle işi sağlama almak istemiş,  bundan üç sene önce kişisel facebook hesabından kendisine yazmıştım.
Kendisine söz konusu yıllarda Düzce’de müzik yapıp yapmadığımı sorduğumda cevabı netti:
– Evet…
Demek ki yanılmamışım.
Düzce’den bir Mehtap Ar gelip geçmişti…
Sanatçının daha sonraki yıllarda da Düzce’ye geldiğini biliyoruz.

DÜZCE’DE DANS AKŞAMLARINDAN TİYATRO GECELERİNE

Şimdi bundan 8 sene önceye gidelim…
Kendi adını taşıyan tiyatrosuyla adım adım Anadolu’yu dolaşan Mehtap Ar, Sabancı Vakfı’nın desteğiyle altı yılda 550 bin çocuğu tiyatroyla buluşturmuştu.  “Ne kadar çok çocuğa ulaşırsam o kadar rahat uyuyorum” diyen sanatçı 12- 14 Aralık 2012 tarihinde Düzce’de yine çocuklara yönelik tiyatro sergileyeceği günlerin arifesinde dönemin Radikal gazetesinden Zeynep Sarı’nın sorularını şöyle cevaplıyordu:
– Oynadıkça daha çok coşuyoruz. Çocukların sevgisi, sıcaklığı, hiç düşünmeden bize sarılmaları bizi daha dinç, daha enerjik yapıyor. Ne kadar çok çocuğa ulaşırsak o kadar rahat uyuyorum akşamları… 28 Kasım 4 Aralık tarihlerinde Kırıkkale, 5- Aralık tarihlerinde Çankırı’da 12-14 Aralık tarihlerinde de Düzce’de olacağım. Bu 3 ilde hedefim 5 bin çocuğa ulaşmak.
Mehtap Hanım, tiyatro için Düzce’de kaldığı günlerde eski günlerini yâd etmek için Park Oteli’ne gitmiş miydi?
Kim bilir?
Kendisine rahmet dileyip sözü Park Oteli’nden Park Gazinosu’na getirmek istiyorum.

UNUTULMAZLAR ARASINDA YER ALAN ÜNLÜ MÜZİKAL

Artık günümüzde pek rastlayamadığımız müzikaller 1980’li yıllarda adeta altın dönemi yaşamıştı. Müzikaller çoğunlukla İstanbul’da sahneye konuyordu.
Ve o dönemin heyecan verici teknolojik harikası olan videolar vasıtasıyla tüm Anadolu’da seyrediliyordu.
Şimdi bahsedeceğim müzikali ben ve benden önceki kuşaklar çok iyi hatırlayacaklar.
Başrollerinde Emel Sayın, Şener Şen, Mehmet Ali Erbil, Ayşen Gruda, Adile Naşit ve İlyas Salman ’ın oynadığı “Neşe-i Muhabbet” müzikali alanında unutulmazlar arasında yer almıştı.
Neşe-i Muhabbet Müzikali’nde geçen bazı diyalogları ben ve kuşağım ezberlemiştir.
Sözgelimi lise öğrencisi Ayşen Gruda’nın ev ödevini yapmak için günümüzün moda deyişiyle ‘çakma dede’ Şener Şen’e gelmesiyle başlayan o muzip diyaloglar…

ŞEHRİN ORTASINDA NEFES ALINACAK BİR ADA: PARK GAZİNOSU

Bir büyüğümüzden duymuştum.
‘Düzce’nin insanı iyi havası kötü’ derlermiş.
Zamansız ve apansız basan sisi, kış aylarındaki zemherisi unutulur gibi değildi.
Ve hele kavurucu yaz mevsimleri.
Bunaltıcı yaz sıcaklarında şehirde serinleyebileceğiniz sınırlı mekânlardan biri de Park Gazinosu’nun çay bahçesiydi.
Unutmadan diğerinin Küçüksu olduğunu belirtelim.
Park Gazinosu’nun adeta botanik müzesine benzeyen havuzlu bahçesinde gözünüze kestirdiğiniz bir masaya yönelir; o geniş tahta sandalyeye kurulur, dirseklerinizi kolçakların üstüne koyarak garsonu beklerdiniz.
Genellikle vişne çürüğü veya laciverte çalan mavi ceket giyen garsonlar çay ve meşrubatla dolu tepsiyle gelerek siparişinizi alırdı.

PARK GAZİNOSUNDA ÇAY KAŞIĞI ŞIKIRTISINA KARIŞAN KAHKAHALAR

Ben diyeyim 5, siz deyin 10.
Belkide bu müzikali 10 kez seyretmiş ve her seferinde aynı tadı almıştık.
Bahçenin dört cephesine monte edilen video kaset oynatıcılarından yükselen müzik sesleri, esprili diyaloglar, çay kaşığı şakırtısıyla birlikte seyircinin kahkahasına karışarak TEKEL binasından Bayram Sineması taraflarına doğru yankılanırdı.
Gazinoyu çevreleyen ağaçlar burayı soluklanma, serinleme adacığına çevirmişti.
Geceleri işte bambaşka bir âleme dönerdi.
Havuza ve ağaçlara monte edilen rengarenk lambalar burayı masalımsı bir mekâna dönüştürür, bu kez de müzikle birlikte çekirdek çıt çıtları gecenin armonisine eşlik ederdi.

NE ZAMAN PARK GAZİNOSU’NUN İÇİNE GİRSEM…

Park Gazinosu’nun kapalı mekânı da görülmeye değerdi.
Direksiz yapılmış iç mekânda kesif sigara dumanı altında, okey taşlarının çıkardığı şıkırtılar ve ağır abilerin mırıltıları bambaşka bir ses ve koku atmosferini oluştururdu.
Ünlü şair Atilla İlhan bir şiirinde
“Ne zaman Maçka’dan geçsem limanda hep gemiler olurdu” demişti ya…
Ben de ne zaman Park Gazinosu’nun iç mekânına girsem tam karşıdaki masada Yeşilçam emektarlarından merhum Tarık Şimşek okey oynuyor olurdu…

Devamını Oku

Her sabah dünyayı yeniden kuran çocuklar

Her sabah dünyayı yeniden kuran çocuklar
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kâğıt baskıda gazete okuyanların azaldığını, olayları, gelişmeleri artık herkesin cep telefonundan takip ettiği bir dijital dönemdeyiz.  Bırakın Türkiye’yi dünyanın öte ucunda yaşanan bir sıcak gelişmeyi 24 saat sonra değil; birkaç saniye sonra avucumuz kadar olan cihazlardan öğrenmemiz işten bile değil. Evinizin penceresinden baktığınızda çok uzaklarda göğe yükselen bir duman gördüğünüzde uzun uzadıya ne olmuş, nasıl olmuş sorularına cevap aramıyorsunuz. İnternette birkaç dakika sonra akacak olan ‘son dakika’ gelişmesini etraflıca öğrenmemiz mümkün.
Gazetelerin, haber ajanslarının muhabirlerinin olay yerine gitmelerini bile beklemeden.
Geçmişte bir yazarın ‘pijamalı gazetecilik’ diye yazdığı bu olsa gerek
Şimdi sosyal medya veya diğer bir söyleyişle ‘vatandaş gazeteciliği’ diye tanımlanan kavram tastamam bu. Cep telefonuyla çektiğiniz görüntüyü internet üzerinden tüm dünyaya servis etmenin maliyeti neredeyse sıfır… (Hiç şüphesiz bu durum gazetelere yeni fırsatlar açıyor, onu da bir başka yazıda konuşalım)
Sözü getireceğim yer internetin ve günümüz gazete teknolojisinin olmadığı yıllar…
Yarının gazetelerini gecenin zifiri karanlığında Anadolu’ya taşıyan yorgun kamyon şoförlerinin ulaştırdıkları gazeteler. Ve o dönem çok satan bir gazetenin logosunun altına iliştirdiği “Her sabah dünya yeniden kurulur, her sabah taze bir başlangıçtır” sloganıyla yayın yaptığı; insanların ‘bakalım bu sabah ne yazmış’ diye iki eliyle gazeteyi kavradığı zamanlar…
Ve bu gazeteleri okurlara ulaştırmak için koşuşturan elleri küçük, ciğerleri büyük çocuklar.

SABAH EZANINDA BAŞLAYAN KOŞUŞTURMACA

Bugün “DÜNCE” ye misafir edeceğimiz kişi o dönemin küçük kahramanlarından biri.
Adı Abdullah Kurt…
Düzce’nin Burhaniye Mahallesi’nden.
İlkokulda öğrenci olduğu yılların yaz tatillerinde gazetecilik dağıtımı yapan Abdullah Kurt, o günleri özlemle yâd ederek şöyle anlatıyor:
“Bu işi 10-15 çocuk yapardık. Bugünkü Ziraat Bankası’nın ön cephesinin tam karşısında Topal Ferhat (Gül) abinin dükkânı vardı. GAMEDA (Gazete Mecmua Dağıtım) şirketinin Düzce Bayiliğini yapan Ferhat Abi’nin aynı zamanda o zamanları kara yoluyla gidilen Hac organizasyonlarını da düzenlediğini hatırlıyorum”
Kurt’a gündelik rutin işleyişinin nasıl gerçekleştiğini soruyorum.
Günümüzde bakkala bile göndermekten çekindiğimiz küçük çocukların 1960’lı yıllarda sabah ezanında sıcak yataklarından kalkarak işe koşuşturduklarını düşününce gözlerimin önüne sinematografik görüntüler canlanıyor.
Diyor ki:
“Günlük gazeteler kamyonlarla her sabah 05.00’de E-5 kenarında bulunan Öztürk Tesisleri’ne oradan da Ferhat Abi’nin dükkânına gelirdi. Sabahçı olduğum zaman öğleden sonra teslim aldığım gazeteleri mahalle mahalle dolaşarak satardım. O zaman her çocuğun bir bölgesi vardı. Bu durum yazıya dökülmemiş bir centilmenlik kanunu gibiydi. Kimse kimsenin muhitine girmez işini yapardı.”

GENÇ KIZLAR FOTORAMANLARI BEKLERDİ…

Sırasıyla Burhaniye, Nusrettin ve Şerefiye mahallesini dolaşan küçük Abdullah’ın son durağı gazetelerin geldiği ilk durak; yani Öztürkler olurmuş. Lokantanın ön kısmındaki betonun üzerinde gazete satmasına izin verilen Kurt’un hedef kitlesi mola için Öztürkler’e gelen otobüs yolcuları olurmuş.
Abdullah Bey, bu işi bıraktıktan sonra bile uzun zaman sabahın köründe ‘haberleri ilk ben okuyayım’ diye gazete kamyonlarının yolunu gözlemiş.
Biz yeniden mahallelere dönelim ve müşteri profilini yakın plana alalım.
‘Yolunu kimler gözlerdi’ diye sorduğumda şu cevabı veriyor:
“Bazıları gazete, bazıları da mecmua satın alırdı. 150-200 sayfadan oluşan fotoromanlar pek revaçtaydı. Müşterileri de kadınlardı. Bir an önce alıp okumak için yolumu gözlediklerini hatırlarım. Bir de dönemin en ünlü magazin gazetesi Yelpaze’yi hatırlıyorum. Kadın müşterilerimin birçoğu da bu gazetenin tiryakisiydi”.

AİLELERİN PEK SICAK BAKMADIĞI KİTAPLAR…

Müşteri profiline devam edelim.
Elbette sadece kadınlar değildi.
Sözgelimi gençler, Abdullah Kurt’un gelmesini dört gözle bekler, getireceği Teksas, Tommiks’in yeni maceralarını bir an önce okumak için sabırsızlanırmış.
Teksas Tommiks deyip de geçmeyin…
Özellikle silahlı/külahlı temaların öne çıktığı bu çizgi romanlara annelerin sıcak bakmadığını, bu kitapların çocuklarını okumaktan alıkoyacağını ve serseriliğe özeneceği kendi hayatımdan biliyorum. Birçok defa gizli gizli, dahası ders kitabının ortasına yerleştirerek kaçak göçek okuduğumu hatırlarım. Bunlar okunup da bir kenara atılan kitaplardan değildi şüphesiz.
Alan razı satan razı mekanizmasının işlediği kinci el piyasası vardı.
Benzer tabloyu Abdullah Kurt’dan  dinleyelim:
“Biz de o dönem okuduğumuz kitapları Lale Sineması’nın önüne getirir, kimilerini değiştirir kimilerini de aldığımız fiyatın yarısına satardık”.

EN FAZLA GAZETE SATIŞINI YAPTIĞI O BAHÇE

Abdullah Kurt, gazete sattığı yıllarda zemheri soğukların yaşandığı kış mevsiminin güzelliğini hiç unutmuyor.
O günleri şöyle dile getiriyor:
“Her gazetenin kendine has bir kartondan kalıpları vardı.  Gazete ve mecmuaları onların içine koyuyorduk. Aksi halde tek tek konunca düşüyordu. Belimize kadar kar yağdığı günlerde gazeteleri o kalıpların içinde muhafaza ederek Orman Tekniker Okulu’nun bahçesine giderdim. Düzce’nin en aydın insanları orada bulunurdu. En fazla satışı orada yapıyordum”.
Abdullah Kurt’un bu işte günlük kazancının ne olduğunu merak ediyorum.
Günümüz paritesine uyarladığımızda 15-20 TL.
10 yaşındaki çocuğun harçlığını doğrultması için hiç de fena bir para değil…
Allah bereket versin…

KUTU KUTU KUTU…

İKON FOTOĞRAFIN HİKÂYESİ

Yazımın girişinde şair Ahmet Arif’e nazire yaparak ‘elleri küçük ciğerleri büyük’ diye betimlediğim gazete satan çocukların öyküleri bölgeden bölgeye değişiyor.
Onlardan biri de Samsunlu Hayrettin…
Google’da ‘gazete satan çocuk’ diye yazdığınızda karşınıza çıkan o ‘ikon fotoğraf’ 1958 yılında İstanbul Belediyesi Fotoğrafhanesinin de kurucusu olan Babiali Foto Muhabiri Hilmi Şahenk çekmiş. Hemen arkada o dönemin Amerikan marka otomobili Plymouth’un göründüğü, siyah beyaz Yeşilçam filmlerinde benzerlerine çok rastladığımız dar bir sokakta (Küçük Ayasofya) bir elinde balya, diğerinde tek gazete, şortlu bir erkek çocuğu gazete satıyor. O tarihten tam 40 sene sonra 1998’te marangozluk yapan Hayrettin Baş, arkadaki Plymouth otomobil sayesinde fotoğraftakinin kendisi olduğunu hemen anlıyor.
Hurriyet Gazetesi’nden Eyüp Serbest’in kendisiyle yaptığı röportajda şunları anlatıyor:
“Babam 1949’da Samsun’dan İstanbul’a göçmüş. İyi bir marangozdu. Ben o zaman 5 yaşındaydım göçtüğümüzde. İstanbul’a gelince babam bir radyocunun yanında işe girdi. Radyoların ahşap bölümlerini yaparlardı. Ben de yanlarında çalışır, radyolara vernik sürerdim. Boş zamanlarımda da gazete satardım. Gazeteleri satınca 30-35 kuruş verirlerdi. Bir ekmek ederdi. Alıp anneme götürürdüm.”

 

 

 

 

Devamını Oku

Emanet çocuk!

Emanet çocuk!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Efsane firmanın sahibi yıllar sonra açıklamıştı…

Emanet çocuk!

Ne zaman Bolu Dağı Varan Tesisleri’nin önünden geçsem bulutlar arasından O’nun mütebessim çehresini görür gibi oluyorum…
Kahramanımızın ismi Nevzat Hüseyin Pekuysal
Bir başka deyişle yakın geçmişe kadar varlığını sürdüren şimdilerde başka sahipleri tarafından yeniden açılmış olan efsane otobüs firması Varan Turizm’in sahibi Hüseyin Pekuysal
Üç gün önce (3 Nisan 2002) vefatının 18. Yıldönümü olan bir gönül adamı…
Geçen sene sosyal medyada gözüme ilişince saklamıştım.
Şimdi o yazıyı paylaşmak istiyorum.
1963 yılının bir sonbahar günü.
Varan Turizm’in o zaman Ankara’da bulunan Küçük Tiyatro’nun hemen bitişiğindeki terminalinden İstanbul otobüsü hareket etmek üzere. Terminalde bir hareketlilik var.
14-15 yaşlarında, çocuğun elinden tutmuş bir baba, otobüse yaklaşarak kaptan şoföre:
“Oğlum Galatasaray Lisesi’ne gidiyor, yatılı okuyacak. Onu yalnız gönderiyorum. İstanbul’da güvenilir bir taksiye bindirip okuluna yollar mısın?” deyip ekliyor:
“Valizini de unutmasın”.
Kaptanın cevabı:
“Elbette siz hiç merak etmeyin” oluyor. Endişeli baba, nemli gözlerle, hareket eden otobüsün arkasından el sallıyor.
İki gün sonra baba, telaşlı bakışlar ve heyecanlı adımlarla terminale geliyor.
“Oğlumu Taksim’den Galatasaray Lisesi’ne götüren şahsın kim olduğunu öğrenmek istiyorum” diyor.
İstanbul terminalimizi arayıp soruyoruz; fakat ilginçtir ki, arkadaşlarımız bize bu şahsın kim olduğunu söylemek istemiyorlar.
Babanın telefon numarasını alıp ona sonucu bildireceğimizi söylediğimizde ise daha fazla dayanamayan baba gözyaşlarıyla anlatmaya başlıyor.
“Yahu kardeşim, o kişi kimse, oğlumla beraber idareye gitmiş. Kayıt işlemlerini tek tek tamamlamış. Bavulunu taşımış, teslim edilen eşyaları almış. Sonra yatakhanede onun çarşafını sermiş, nevresimini takmış, dolabını yerleştirmiş”.
Baba hıçkırarak anlatmaya devam ediyor.
“Ben ya da annesi gitseydik biz de aynısını yapardık” diyor. Derin bir “oh” çekiyoruz. Oysa ki, hiç de alışık olmadığımız bir şikâyet dinleyeceğiz korkusunu yaşıyorduk…
Bu kez daha ısrarlı bir biçimde çocuğu okula götüren şahsın kim olduğunu öğrenmeye çalışıyoruz. Epey uğraştan sonra da hayretle öğreniyoruz kim olduğunu.
Çocuğu Galatasaray Lisesi’ne götüren şahıs Nevzat Hüseyin Pekuysal.
Yâni şirketin sahibi.
Yıllar sonra kendisine, “Nevzat Bey, bu olayı anımsıyor musunuz?” diye sorduğumuzda, gözleri doluyor ve insanın içine işleyen bakışlarını üzerimizde gezdiriyor.
“O baba, bana dünyadaki en değerli şeyini, oğlunu emanet etmiş. Ben bu emaneti başkasına nasıl emanet edebilirdim ki?” diyor.

YOLLARA DAMGASINI VURAN FİRMA

Varan Turizm, kaliteli servisinin yanı sıra bir otobüs işletmesi olarak Türkiye’de pek çok “ilk”e de imza efsane bir firma.  İlk seferlerine 1946’da İzmit-İstanbul arasında başlamış. 1952’de yatar koltuklu otobüsleri getirmiş. 1960’ta ilk kez şehir içi servis hizmeti vermeyi başlamış. Otobüs otogarlardan sefere başlarken, şehir içinde ilk bağımsız otobüs terminalini açmış: (Söğütözü/Ankara).
Dahası var…
Yabancı dil bilen hostes çalıştıran ilk şirketmiş. Seyahatlerde ilk kez sigara içilmeyen çift katlı otobüsleri 1986’da hizmete sokmuş. 1994’te Avrupa ve Türkiye’ de ilk kez real time on-line bilgisayar sistemi projesini hayata geçirerek, tüm Varan Turizm ofislerinden bilet satış ve rezervasyon işlemlerini gerçekleştirmiş. Telefonla bilet satış hizmeti veren ilk şirket olmuş (1995). Daha interneti kullanan sayısı çok azken, 1998’de dünyada ilk kez internet üzerinden bilet rezervasyon ve satış hizmetine başlamış. 2000’den itibaren otobüslerle kişiye özel TV, video ekranı ve çok kanallı radyo hizmeti vermiş. 2001’de ise otobüslerdeki video yayınlarında ilk kez sinema filmi, belgesel, müzik klipleri, sanat, magazin, eğlence ve sohbet programlarından oluşan Varan’a özel hazırlanan yayın kuşağı sunulmuş.

“MADEM DEVLET BİZE İHTİYAÇ DUYMUŞ”

Yıl 1981…
12 Eylül askeri döneminin ülkenin üstüne kâbus gibi çöktüğü zamanlar…
Dönemin Turizm Müsteşarı Varan Turizm yetkililerini bakanlığa çağırır.
Devlet Başkanı Kenan Evren’in, Varan Turizm’in Antalya hattı açmasını arzuladığı söylenir.
Radyo ve televizyonlarda sık sık çalınan “Antalya’da mutlu bir Hollandalı” şarkısı o günlerde ülkede başlatılan turizm seferberliğinin zorlama bir ifadesidir.
Konu merhum Nevzat Uysal Bey’e iletilir…
Nevzat Bey’in kararı merak edilmektedir.
“Düşünülecek bir şey yok” der Nevzat Bey ve ekler:
– Madem devlet bize ihtiyaç duymuş, derhal hazırlıklara başlayın…
Ve bir süre sonra Varan Turizm otobüsleri Antalya yolunda boy gösterir…

AYRICALIKLI HİSSETTİREN O ANONS…

Varan Turizm’in hüküm sürdüğü yıllarda müşterileri profili son derece nezihti. Otobüsler kesinlikle yolda durup yolcu almadığı gibi istek üzerine sağa yanaşıp yolcu indirmezlerdi. Otobüsler Gümüşsuyu, Kadıköy’den yola çıkıp çevre yoluna girdiğinde muavin anons yapardı:
“İstanbul’u Ankara’ya bağlayan 440 kilometrelik E-5 devlet karayoluna çıkmış bulunuyoruz. Yolculuğumuz boyunca üç kez mola verilecektir. Kaptan şoförümüz Emre Acar ile muavininiz ben Hamza Erdal hepinize iyi yolculuklar dileriz…”
İlk gençlik yıllarımda Ankara’ya giderken salt bu anonsu dinlemek ve kendimi ayrıcalıklı hissetmek için Varan otobüslerini tercih ettiğimi söylersem bana inanır mısınız?

VARAN TESİSLERİNE ÇIKMANIN HAZZI

Söz burasında o yıllarda Düzce’de yaşamış olan ben ve benden önceki kuşakların belli zamanlara ritüel haline getirdiği ‘Bolu Dağı’ndaki Varan tesislerine çıkmak” deyiminden de bahsetmezsek olmaz…
Arabası olan büyüklerimizin bizi toplayarak götürdüğü Varan tesislerindeki bol oksijenli havayı soluyup da eşsiz manzarayı seyretmek başlı başına bir keyifti. Hele hele tadı damağımda kalan meşhur domates çorbası ve bol köpüklü ayranı unutmak mümkün mü?
Mekânın üzerinize dayattığı ‘kendine çeki düzen ver’ hissiyle içeri girip demli çaylar yudumlanırken hasbıhal etmenin güzelliği belleğimde hâlâ tazeliğini koruyor.
Vefatının 18. Yıldönümünde merhum Nevzat Hüseyin Pekuysal’ı saygı ve rahmetle anıyorum…

 

 

 

 

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.