h Dolar 8,1550 %0.27
h Euro 9,7089 %0.27
h Tam Altın 7.301,09 %-0,63%
h BIST100 1.393,24 %-1.65
a İmsak Vakti 04:47
Düzce
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
BİRSEN TURAN ÖZKAYA

BİRSEN TURAN ÖZKAYA

25 Ocak 2020 Cumartesi

Tibet’in İyilik dükkanı

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yazı dizisi 4

“İLHAM VERENLER”

Size bir insanın, ne kadar çok hayata dokunabildiğini anlatmak istiyorum.

Bir kadının sağlıklı beslenmek için açtığı instagram hesabının nelere- kimlere yardımcı olduğunu anlatacağım.

Çocuklara, özellikle kız çocuklarına uygulanan pozitif ayrımcılıkla büyütüldü. Çocukların önemini bilen ve onların geleceği için her türlü fedakarlığı yapan bir ailede yetişti Menşure Ertürk.

Bu ayrımcılık onu bir “iyilik liderine” dönüştürdü. Samimiyetine inanıyor insanlar ve onu takip ediyor. 53 bin 300 takipçisi var instagram hesabında.

Her paylaşımı onlarca, yüzlerce yorum ve destek alıyor!

Organize ediyor, ürün satıyor, sattırıyor, buluyor, buluşturuyor ve hızır gibi yetişiyor yetişebildiklerine…

Köy okulları ve öğrencileri, Otizm Spektrum Bozukluğu ve  Selebral Pals tanılı çocuklar, sokak hayvanları, hastanelerin çocuk onkoloji servisleri…

En önemlisi de 50’den fazla üniversite öğrencisine aylık burs veriyorlar…

Dokunmadığı, nefes olmadığı yer yok neredeyse Menşure hanımın.

Yemek yiyebilecek

Soruyor bir kız öğrenciye: “ Bu bursu alırsan hayatında ne değişecek?”

Aldığı cevap elimizi kalbimizin içine sokup içine düşen acıyı çıkartmaya çalıştıracak cinsten:

“Yemek konusunda daha rahat davranabilirim.”

Yani aldıkları o bursla bazıları simit yerine bir öğün sulu yemek yiyor ya da bir öğün yerine iki öğün ile geçiriyor gününü.

Bunları duyanın gözyaşları durabilir mi yerinde?

Otizmli sendromlular

Otizmli Samir var mesela. Ailesi tüketmiş bütün varlıklarını çocuklarıyla ilgilenirken. Hayli masraflı bir süreç bu çünkü. Güzel de ilerleme kaydediyor ama tıkanmış yolları bir noktada ve geriye gitmeye başlamış Samir. O dönemde tanışıyorlar Menşure hanım ile.

“Yalnız değilsin, sizin için buradayım!” diyor gözü yaşlı anne-babaya.

Hazırladığı doğal ürünlerini satıyor onlar için. Yardım topluyor. Her an evde çocuğunun yanında olması gereken anneye, evden ayrılmadan para kazanabilmesi amacıyla kolajen kemik suyu yapıp satması için ön ayak oluyor. İnstagram üzerinden satışlar yapıyorlar beraber. 2 yıllık çabalar sonrasında bu yıl kaynaştırma öğrencisi olabilecek kadar ilerleme kaydedebildi Samir.

Mia, Ege, Poyraz da var güzel ilerleme kaydeden. Mustafa, Evren, Çınar okullu oldular artık. Aileleri çareler arayışı içerisindeyken Menşure Ertürk tutuyor ellerinden ve bırakmıyor. Kardeşleri oluyor onların.

Çöplük canları, küçük ayaklar, onkoloji servisi

İsmail var. 17 yaşında araba çarpıyor ve yol kenarında bırakıp kaçıyor.  5 yıldır yatağa bağımlı ve midesinden besleniyor.

Ve İsmail gibi daha niceleri var değinsek buralara sığmaz.

Köy okullarında okuyan, soğukta, bir başkasına ait iyice yıpranmış ve ayağına da büyük gelen ayakkabılarla okula giden çocuklar var.

Onkoloji servisinde yatan çocuklar, çöplüğe atılan sokak canları, sevgisiz birilerinin çarpıp kaçtığı felç kalmış köpekler…

Ormana terkedilmiş perişan bir halde eşek buluyorlar mesela. Onu döndürüyorlar hayata.

Hayvan barınaklarına yetişmeye çalışıyor.

Kendi evlerinde de barınaktan sahiplendikleri iki arka ayağı olmayan bir kedi ve iki köpekle yaşıyorlar…

72 yaşındaki yorgancı

72 yaşındaki emektar yorgancı Ali dedeye bile instagram hesabı açıyor. O yaşına kadar emekli olamamış ve başkasının dükkanında, başkası için dikiyordu o yorganları çünkü.

Daha sayamayacağım birçok hayat…

Dokunuyor hepsine, kardeş oluyor, ışık oluyor, bırakmıyor!

Bırakamaz! Yüreği yetmez buna!

Neden ?

Peki bu yola nasıl girdi Menşure Ertürk?

Çocuk sahibi olmaya karar verince Antalya merkezde bulunan evlerini satıp Konyaaltı ilçesine bağlı Akdamlar köyünde bir çiftlik evi kuruyorlar imkanları elverdiğince. Annesi, babası, kız kardeşi ve eşi ile birlikte doğacak olan çocuklarına hazırlık yapıyorlar 5,5 yıl önce.

Kurdukları 4 dönümlük çiftlikte ağaçları, yetiştirdikleri sebzeleri, keçileri, tavukları ve diğer hayvanları ile mutlu bir yaşamları var.

“Kadının ve kız çocuğunun hep bir fazla desteklendiği, kadının anneliğine saygı ve hayranlık duyulan bir ailede yetişmekten müthiş gurur duyuyorum ve çok mutluyum.” diyor.

Ama bu düzenli ve huzurlu yaşantısı yetmiyor Menşure Ertürk’e. Etrafındaki haksızlıklar, yardıma ihtiyacı olan insanlar, hayvanlar hep onun yüreğini acıtıyordu ve onlar adına bir şeyler yapabilmek için çırpınıyordu kendi kendine.

Para bozmaz beni

Hep dua ediyordu: “Ne olur bana piyango çıksın. Allah’ım beni parayla sına, o parayı kullanacağım yerler var. Para bozmaz beni!” diye!

Piyango çıkmadı ama aklı ve yüreği ile açtı kendi yollarını. Kendisi için yaptığı sağlıklı yiyecekleri paylaşmak amacıyla kullandığı bir instagram hesabı vardı zaten. Orada paylaştığı balla tatlandırılmış, sağlıklı fıstık ezmesi ürünü çok sevildi ve satmaya başladı 6 yıl önce.

Toplaması çok zahmetli olan kuşburnundan yaptıkları şeker ilavesiz marmelatı da çok beğeniliyor sonra. Şeker ve nişasta kullanmadan yapılan pestil, bahçelerindeki ağaçlardan, yine tamamen doğal yollarla ve katkısız elde ettikleri nar ekşisi, limon turşusu, zeytin ve daha birçok ürün ekleniyor onlara.

Dağ ürünleri

Dağlardan ne bulurlarsa. Yabani karadut, kuşburnu, kapari, kekik. Yayladan topladıkları çilek, böğürtlen… Bahçelerinin ürünleri… Toplayıp,  güzelleştirip,  satıyorlar. Satışlardan hiçbir kuruş ayırmıyorlar kendilerine. Emeklerinin karşılığını bile!

Şükür etme yöntemi

Satışların gelirini yardımlar için kullanınca İnstagram hesabının adını değiştirdi sonra: TİBET’İN İYİLİK DÜKKANI! “Motivasyonumuzun oğlum Tibet olduğunu ve hesabın iyilik için açıldığını her zaman hatırlamak için.” diye açıklıyor ismin anlamını. Çabalarının sebebi ise çok daha manidar: “Çocuğum Tibet’in, kendimin ve ailemin sağlığı için şükür etme yöntemim bu benim.”

İki ayrı hesabı daha var Menşure hanımın

Mensureerturk.aile ve mensureerturksezer.burs.

İnceleyin yıllardır yaptıklarını, anlattıklarını. Hem ağlayacak, hem umut dolacaksınız…

Bir yürek, bir kadın

Katar’da yaşıyor 6 aydır. Buradan takip ediyor artık yoldaş olduklarını…

Yukarıda anlattıklarımın hepsini instagram aracılığı ile etrafına topladığı kendi gibi insanlarla başardı ve arkasındaki ailesiyle…

“Kadınız, güçlüyüz, üretici ve bütünleyiciyiz. Sevgiyle iyileştirelim.  Savunmasız masumlara sahip çıkıp, ellerimizi üzerlerinden çekmeyelim. Hayat bizimle ve bizim kadın kimliğimizle güzel…”

“Ömrüm boyunca yaptığımı yapmaya devam edeceğim. Çaresiz CANlarımızın hayatlarına dokunmaya devam edeceğim. Birlikte yapabiliriz. Çok da güzel yaparız!”

İşte Menşure Hanımın ruhu bunları haykırıyor!

İşte Ertürk ailesinin yaptıkları…

Sadece bir kadın ne kadar fark yarattı dünyamızda. Umutla doldurdu acılarımızın yerini.

Düşünün bir de tüm Dünyada kadına hak ettiği gerçek değerin verildiğini!

Devamını Oku

Katar’da Saklı Kalmış Feminist

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Katar’da saklı kalmış bir idealist! 

Fikirleri, düşünceleri, yaşantısı ile gerçek bir feminist!

Toplumsal ve bireysel analizlerde başarılı, geleneksel öğretilerin ötesini görmeyi başarmış bir kadın hakları savunucusu!

Ümran Geze.

20 yıldır evli ve iki çocuk annesi. 10 yıldır Katar’da yaşıyor. 

Eşinin soy ismini kullanmıyor hatta hem eşinin hem kendi soy ismini aynı anda kullanmayı da doğru bulmuyor. Kadınların evlendikten sonra eşlerinin soy isimlerini almaları ile ilgili düşüncelerini şöyle açıklıyor:

“Murathan Mungan’ın Yüksek Topuklar romanında söylediği gibi “erkek egemen toplum” kültürünü arttırmaktan başka bir işe yaramıyor kadınların soy ismini değiştirmesi.”

Önyargıların olmadığı bir dünya kurmuş kendine. Öyle yaşıyor iki çocuğu ve eşi ile birlikte. Dostlarına, arkadaşlarına da bunu aşılıyor.

Kendisine “Hanım” ve ya “abla” denmesinden hoşlanmıyor. Sadece ismi ile hitap edilmeli ona.

En zayıf yönü

Zarif, bilgili, her zaman kibar… 

Yanındayken hiç rahatsız olmadan saçmalayabilirsiniz. O sizi sadece huzursuz etmeden ve gülümseyerek düzeltecektir. 

Ama olumsuz bir yanı var Ümran Hanımın, saklamış kendisini. Yakınlarından başka kimse bilmiyor onun gerçeklerini. “ Benim zayıf yönüm mükemmeliyetçi kişiliğimin olması. Yazdıklarım bana yetersiz geliyor ve devam etmiyorum, siliyorum. Bu nedenle somut bir adım atamadım bugüne kadar.” diyor.

Hastalık

1970 yılında İzmir Torbalı’da ikiz olarak doğuyor. Anneannesinin yanında büyüyor.

Liseyi bitirip üniversite sınavında kazandığı okula gitmek istemeyince bir yıl daha beklemeye karar veriyor. Ama o sırada talihsiz bir rahatsızlık geçiriyor. 1 yıl boyunca çareler arayışı içerisinde Doç. Dr. Haldun Madran ile karşılaşıyor. Haldun Bey onun hem hayatını hem de geleceğini kurtarıyor! 

Önceki doktoru hepatit olduğunu anlamadığı için verdiği antibiyotikler karaciğerini iflas etme noktasına getirmiş. Haldun Bey ise onu hemen hastaneye yatırıyor, Hepatit teşhisini koyuyor ve iyileştiriyor. O zamanlar 18 yaşında olan Ümran Hanımın yaşayabilmesini doktorlar biraz da genç olmasına bağlıyorlar.

Yolları açan tavsiye

1,5 yıl yaşam mücadelesi vermek üniversite fikrinden uzaklaştırıyor Ümran Hanımı. Ama Haldun Bey ona “Sen kafası çalışan akıllı birine benziyorsun iyi bir dershaneye git ve üniversite eğitimini al.” deyince fark ediyor ki bu sözü daha önce hiç duymamış. O zamanki düşüncesini şu cümleyle özetliyor Ümran Geze:

“Sen yapabilirsin demeseydi kendi kapasitemin farkına varmayacaktım!”

O sözün ardından tekrar kazanıyor üniversiteyi. Uluslararası İlişkiler okumaya başlıyor Bursa’da. Aklında hep Hukuk Fakültesi olsa da!

Yüreğinin götürdüğü yere git

Doç. Dr. Madran’ı ise hiç unutmuyor her İzmir’e gidişinde onu ziyaret ediyor. Bu arada kitaplar hediye ediyor Dr. Madran okuması için. 

“Birçok kitabı onun tavsiyesiyle okudum.” diye belirten Geze, “Susanna Tamaro’nın Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” isimli kitabına dikkat çekmeden yapamıyor. Çünkü o kitap onun yurtdışına gitme kararında etkili oluyor ve soluğu Londra’da alıyor üniversite bitirdikten sonra.

“Çok korkuyordum yurtdışına çıkmaya ama zor değilmiş. İnsan istedikten sonra her şeyi yapabiliyor. Evet biz kadın olarak, kız çocuğu olarak önümüze serilmiş engelli yollardan yürüyoruz. Erkeklerin yaşadığı avantajları yaşamıyoruz. Bunu da ancak okuyarak görebiliyoruz. 

Feministlerin “Öğrenilmiş çaresizlik” dedikleri budur. Sınırlarımız başkaları tarafından çiziliyor ve onların dışına çıkabileceğimizi bile düşünemiyoruz. Halbuki kural bu değil! O yüzden başarmamız zor ama başarılabilir. Bir sürü insan başardı sınırlarını aşmayı! “ diyor.

Feminist Kadın Çevresi

29 yaşına kadar ideolojik düşünceleri yavaş yavaş şekil almıştı ama hayatının ve düşüncelerinin asıl dönüm noktası  1999 yılı oluyor.

İstanbul’a taşınıyor, özel bir bankada çalışmaya başlıyor, evleneceği kişi ve FKÇ (Feminist Kadın Çevresi) grubu ile tanışıyor… 

Orada daha da geliştiriyor kendini, netleştiriyor fikirlerini…

Feminizmin bize dayatıldığı gibi erkek düşmanlığı olmadığını anlatıyor ve bunu şöyle örnekliyor:

“Mesela kayınvaliden mutfakta yemek yaparken biz salonda oturmaya huzursuz oluruz ama erkek rahatlıkla koltuğa uzanıp televizyon seyredebilir.

Icinde yasadigimiz toplumda cinsiyetlerimizin hem biyolojik hem de toplumsal karsiligi var. Biz kadinlar ister calisiyor olalim isterse calismiyor ev isleri her zaman bizim sorumlulugumuzdadir. Iste feminizm bu toplumsal cinsiyetciligi ve  baskiyi sona erdirmeye calisan bir harekettir.”

Evlilik kararı

Annesine evlenmek istediğini anlatınca tepki görüyor: “Sen de evelenmeyi verseydin! Kendin pişiriyorsun kendin yiyorsun ne gerek var bir erkeğin boyunduruğunun altına girmeye?” diyor annesi. 

Bu sözleri şöyle yorumluyor Ümran Geze: “Çünkü onların ve aslında hepimizin kafasında evlenmek, erkeğe hizmet etmek anlamına geliyor. Ama eşimle tanıştıktan sonra fikirleri değişti, çünkü evliliğimizin kafasındaki gibi olmayacağını gördü.”

Ümran hanım kendisini çok etkileyen ve herkesin okuması gerektiğine inandığı birkaç kitaptan bahsediyor:

-Bell Hoks: Feminizm Herkes İçindir.

-Simone de Beauvoir : İkinci Cins.

-Colletle Dowling : Sindrella Kompleksi.

-Zabel Yesayan: Yıkıntılar Arasında.

-Clarissa P. Estes: Kurtlarla Koşan Kadınlar.

“İkinci cins” isimli kitabın zihnini yükselttiğini özellikle vurgulayan Geze şöyle devam ediyor: 

“Simone de Beauvoir’ın düşüncesine göre; evlilik denilen kurum erkeğin hayatını kolaylaştırmak için kurulan bir kurum. Erkek işe gidecek, çalışacak. Tekrar sarj olması için ütüsü yapılmış, karnı doyurulmuş olacak. Evde rahat ettirilmiş bir ortam var olsun diye aile kurulmuş.”

Kitap okuma grubu

 

Çocukları artık büyüdü Ümran Hanımın. Etrafına daha aktif bir şekilde faydalı olabileceğini, daha çok zaman ayırabileceğini düşünüyor bundan böyle. 

Bu doğrultuda attığı ilk adımı Katar Kitap Kulübünde alt grup olarak kurulan ve “Kurtlarla koşan kadınlar” adını taşıyan grupta aktif rol oynamak. Bu grupta kadın sorunları, kadın hakları, feminizm ağırlıklı kitaplar okuyup tartışıyorlar. Bu toplantıların çok keyifli geçtiğini anlatan Ümran Hanım, ataerkil bir toplumda yaşadığımızdan ve bu toplumu en çok kadınların beslediğinden bahsediyor ve şöyle devam ediyor:

“Bell Hooks’un Feminizm herkes içindir isimli kitabında anlatıyor: Bu hareket asla erkek karşıtı olmak değildir. İster kadın olalım ister erkek hepimiz doğduğumuz andan itibaren cinsiyetçi düşünmeye yönlendiriliyoruz. Bunun bir sonucu olarak kadınlar da erkekler kadar cinsiyetçi olabiliyor. Kayınvalidelerin erkek torun istemesi, çocuğu olmayan gelinin üstüne kuma istemesi… Aslında ataerkil kadınlardan bu kadar destek aldığı için uzun yıllar yaşayabildi. O nedenle önce kadınlarımız bilinçlenmeli…”

Kim bilir belki bundan sonraki adımı kitap yazmak olabilir Ümran Geze’nin.

Ümit ediyorum ki artık saklanmayı bırakıp daha büyük kitlelere hitap etmeye başlar yakın zamanda…

Şimdilik yaşantısını ailesine gölge, etrafına ışık olarak devam ettiriyor!

Devamını Oku

Katar’ın Yüreği Büyük İnsanı

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu bir yürek hikayesi!

Yüreğinin sesini dinleyebilenin, gördüğüm en büyük yüreğe sahip olanın hikayesi!

Ayrıca tanıdıklarımın içinde en çok kitap okuyanın hikayesi!

Etrafına ilham veren ve enerji saçan bir ruh!

Güldüğü zaman yüreğinin şeffaflığını görebilirsiniz. Çünkü o gözleriyle değil kalbiyle güler. Bu nedenledir ki insanlar ona güvenir, onu dinler, onu takip eder.

Beyza Ataol!

1972 yılında Ankara’da doğdu. “47. yaşımı yaşıyorum” diyor gururla, saklayanlara inat.

İki çocuk annesi.

19 yıldır Katar’da yaşıyor. Burada, yaptığı sosyal çalışmalarda, yardım faaliyetlerinde, kitaplara dair buluşmalarda, desteğe ihtiyaç duyanların yanında görürsünüz kendisini, duyarsınız adını. 

Yanına gittiğinizde ilgiyle gülümseyerek bakar yüzünüze ve yüreğiyle dinler söylediklerinizi. Hepsinden önemlisi unutmaz sizi ve sözlerinizi.

Jeoloji mühendisi ama…

Hacettepe Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği bölümünü 1995 yılında bitirdiğinde mesleği ile ilgili iş bulamadı. Onun yerine mesleğinin geliştirdiği yeteneğini bankacılık sektöründe kullandı. O dönemler üzüldü belki ama sonra olumlu yaklaştı bu duruma: “Mühendislik bölümü mezunu olmak bana analitik düşünce yeteneği kattığı için bankada çalışmamı olumlu etkiledi” dedi.

İlk yol ayrımı

26 yaşında evlendi. Eşi yurt dışına çalışmaya gitti. Geri dönüp tekrar yurtdışında ayrı bir işe gitmesi gerektiğinde belki de ilk kez ciddi bir yol ayrımıyla karşılaştı hayatında. İşini, çevresini, tüm yaşantısını Ankara’da bırakıp eşi ile Katar’a gelmeye karar verdi 1.5 yıllığına.  Bu kararı vermek kolay olmadı tabi ama hayatını paylaşmak istediği adamı bulmuştu, yüreğinin sesini dinledi.

Ailesi pek memnun olmadı bu duruma çünkü onun okuduktan sonra hayatı boyunca çalışıp kendi ayakları üzerinde durabilen bir birey olmasını istiyorlardı. Yine de saygı duydular kararına. 

Kültürel farklılık

Her yeni ülkeye taşınan gibi ilk yıllar çok zor geçti. Sosyal bir yaşantıdan tamamen sade bir ortama geçiş yapmıştı. 

Katar’da kadına uygulanan toplumsal baskı sarstı onu ilk önce. Kadın kocasına ve ya babasına bağlı olmak durumunda burada, kendi başına hareket edemez. Beyza hanım ise bunun tersi bir kişiliğe sahip. “ Buradaki kültüre alışmam zor oldu o yüzden, kıyafetimize, gittiğimiz yerlere dikkat ettik kimseyi rahatsız etmemek, buradaki kültüre saygılı bir yaşam sürmek için.” diye açıklıyor uyum sürecindeki zorluklarını. 

Eşinin işi uzadı ve hiç geri dönmediler Türkiye’ye. Alıştı, sevdi burayı.

İkinci yol ayrımı

Katar’a geldiği ilk iki yıl çalıştı. Ama sonra oda çocuk ve kariyer arasında tercih yapmak zorunda kalan annelerden oldu! Art arda iki çocuğu doğunca onları kimseye emanet edip çalışma hayatına geri dönemedi hemen. Nedenini şöyle anlatıyor:

“3-4 yıl geçtikten sonra ise verdiğim ara iyice uzamıştı. Mükemmeliyetçi bir yapım var. Uzun süre ara vermek başarısız olma düşüncesini serpti içime, eskisi gibi başarılı olamama korkusundan dolayı sınırladım kendimi.” 

Ne kadar tanıdık bir cümle bazılarımıza. Yaşamındaki ikinci yol ayrımında ikinci büyük fedakarlığını yaptı: Ülkesinden ayrıldıktan sonra iş hayatını da geride bıraktı.

Hayat öğretti

 “Yaptığımız tercihler bizi biz yapar.” dedi ve olduğu kişiden memnun bir halde ekledi; “Öğrendim ki hayata dair planlar yapmamak lazım. Hayat sizi yönlendiriyor. Sadece sevgiyle kucaklayıp yürümeliyiz önümüze açılan yolda.”

Boş durmak ona göre değildi. Yeteneklerini sosyal projelerde yer alarak kullandı Katar’da. Kendini Türkiye’yi-Türk Kadınını tanıtmaya, Türk çocuklarına yardıma adadı. 

O zamanki Büyükelçinin eşi Gülden Sarıbaş önderliğinde Türk Kadınlar Birliğini kurdular burada. 20 kadınla çıkıldı yola sonra 100’ü geçti üye sayısı. 

Kına gecesi

23 Nisan, Cumhuriyet bayramı, 10 Kasım, Anneler Günü organizasyonlarına imza attılar. Türkiye’nin tanıtımı için atılan en büyük imza ise üyeleri farklı ülkelerin vatandaşlarından oluşan Potlak grubuna, Türkiye ile ilgili muhteşem bir gösteri hazırladılar. Türk geleneklerine uygun kına gecesini canlandırdılar, onlarca kişiye çeşit çeşit Türk yemeklerinden oluşan ikramlarda bulundular. 

Ülkemiz daha güzel nasıl tanıtılabilir ki!

Maddi destekler

LÖSEV’e, Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfının ‘Geleceğe Işık Tut’, Oyuncağımı Paylaşıyorum gibi birçok projeye desteklerde bulundular.  Onlarca çocuğun 1 yıllık eğitim masraflarını karşıladılar.

“Ülkenizden uzaktasınız ama ülkenizin çocuğuna eliniz değiyor. Bu muhteşem bir duygu.” derken bir anısını şöyle anlatıyor Beyza Ataol:

“Oyuncağımı Paylaşıyorum projesi kapsamında gönderdiğimiz oyuncakları alan çocukların o mutluluğunu gördüğümde gözyaşlarımı tutamadım. Yaşadığım duygular hüzün ve mutluluk karışımıydı. O çocukların yaşamına güzel bir pencere açtık.” 

Kitap dostları

4 yıl bu organizasyonlar devam etti. Kadınlar Birliği değişik dağılınca ömrü boyunca hücrelerine işleyen kitapları için kitap dostlarını topladı bir araya. Cemile Topaloğlu attı ilk adımı ama ilk buluşmadan sonra ülkeden ayrılmak zorunda kalınca Beyza Hanım aldı bayrağı. 

Orada bile organize ediyor insanları ara ara kendi vatanımızda ihtiyacı olanlara dokunabilmek için. 

Kitap okuyan ve okumayan

Yıllardır başarıyla yürütüyor liderliği. 

 “Farkındalığı yüksek olanların, insana-insanlığa dair çevrelerine ilham olma zorunluğu vardır.” düşünce yapısıyla ışık tutuyor etrafına. 

Ülkemizde kitap okuma alışkanlığının yok denecek kadar az olmasından bahsederken, gözlerinin buğulanmasını, yüreğinin sızlamasını görebiliyorsunuz.

 “Kitap okumayan her halinden belli ediyor kendini tavırlarında, konuşmalarında. Kitap okumanın ne kadar önemli olduğunu maalesef bizim insanımız bilmiyor.” diyor ve duygularını şöyle sıralıyor:

“Kitap kulübünde birbirimizden farklı şeyler düşünebileceğimizi yine de birbirimizi anlayabileceğimizi anlatıyorum. Tarafsızca dinliyoruz birbirimizi. ‘Söyleyecekleriniz, düşünceleriniz komik ya da yargılanacak değildir, kendinizi özgürce ifade edin’ diyorum herkese.”

Çünkü Beyza Hanıma göre Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri insanlar birbirlerini eleştirmek için dinliyor, karşısındakinin tam olarak ne söylemek istediğini çok zor anlıyor.

“Kitap okuyan anlar etrafını, insanları, doğayı, politikayı, her şeyi” diyor Beyza Ataol ve ekliyor:

“Kitap okuyan bir insandan nasıl bir zarar  gelebilir ki!”

Hakikaten en zararlı kim? 

Kitap okuyan mı okumayan mı?

Devamını Oku

Katar’ın Yüreği Büyük İnsanı

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu bir yürek hikayesi!

Yüreğinin sesini dinleyebilenin, gördüğüm en büyük yüreğe sahip olanın hikayesi!

Ayrıca tanıdıklarımın içinde en çok kitap okuyanın hikayesi!

Etrafına ilham veren ve enerji saçan bir ruh!

Güldüğü zaman yüreğinin şeffaflığını görebilirsiniz. Çünkü o gözleriyle değil kalbiyle güler. Bu nedenledir ki insanlar ona güvenir, onu dinler, onu takip eder.

Beyza Ataol!

1972 yılında Ankara’da doğdu. “47. yaşımı yaşıyorum” diyor gururla, saklayanlara inat.

İki çocuk annesi.

19 yıldır Katar’da yaşıyor. Burada, yaptığı sosyal çalışmalarda, yardım faaliyetlerinde, kitaplara dair buluşmalarda, desteğe ihtiyaç duyanların yanında görürsünüz kendisini, duyarsınız adını. 

Yanına gittiğinizde ilgiyle gülümseyerek bakar yüzünüze ve yüreğiyle dinler söylediklerinizi. Hepsinden önemlisi unutmaz sizi ve sözlerinizi.

Jeoloji mühendisi ama…

Hacettepe Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği bölümünü 1995 yılında bitirdiğinde mesleği ile ilgili iş bulamadı. Onun yerine mesleğinin geliştirdiği yeteneğini bankacılık sektöründe kullandı. O dönemler üzüldü belki ama sonra olumlu yaklaştı bu duruma: “Mühendislik bölümü mezunu olmak bana analitik düşünce yeteneği kattığı için bankada çalışmamı olumlu etkiledi” dedi.

İlk yol ayrımı

26 yaşında evlendi. Eşi yurt dışına çalışmaya gitti. Geri dönüp tekrar yurtdışında ayrı bir işe gitmesi gerektiğinde belki de ilk kez ciddi bir yol ayrımıyla karşılaştı hayatında. İşini, çevresini, tüm yaşantısını Ankara’da bırakıp eşi ile Katar’a gelmeye karar verdi 1.5 yıllığına.  Bu kararı vermek kolay olmadı tabi ama hayatını paylaşmak istediği adamı bulmuştu, yüreğinin sesini dinledi.

Ailesi pek memnun olmadı bu duruma çünkü onun okuduktan sonra hayatı boyunca çalışıp kendi ayakları üzerinde durabilen bir birey olmasını istiyorlardı. Yine de saygı duydular kararına. 

Kültürel farklılık

Her yeni ülkeye taşınan gibi ilk yıllar çok zor geçti. Sosyal bir yaşantıdan tamamen sade bir ortama geçiş yapmıştı. 

Katar’da kadına uygulanan toplumsal baskı sarstı onu ilk önce. Kadın kocasına ve ya babasına bağlı olmak durumunda burada, kendi başına hareket edemez. Beyza hanım ise bunun tersi bir kişiliğe sahip. “ Buradaki kültüre alışmam zor oldu o yüzden, kıyafetimize, gittiğimiz yerlere dikkat ettik kimseyi rahatsız etmemek, buradaki kültüre saygılı bir yaşam sürmek için.” diye açıklıyor uyum sürecindeki zorluklarını. 

Eşinin işi uzadı ve hiç geri dönmediler Türkiye’ye. Alıştı, sevdi burayı.

İkinci yol ayrımı

Katar’a geldiği ilk iki yıl çalıştı. Ama sonra oda çocuk ve kariyer arasında tercih yapmak zorunda kalan annelerden oldu! Art arda iki çocuğu doğunca onları kimseye emanet edip çalışma hayatına geri dönemedi hemen. Nedenini şöyle anlatıyor:

“3-4 yıl geçtikten sonra ise verdiğim ara iyice uzamıştı. Mükemmeliyetçi bir yapım var. Uzun süre ara vermek başarısız olma düşüncesini serpti içime, eskisi gibi başarılı olamama korkusundan dolayı sınırladım kendimi.” 

Ne kadar tanıdık bir cümle bazılarımıza. Yaşamındaki ikinci yol ayrımında ikinci büyük fedakarlığını yaptı: Ülkesinden ayrıldıktan sonra iş hayatını da geride bıraktı.

Hayat öğretti

 “Yaptığımız tercihler bizi biz yapar.” dedi ve olduğu kişiden memnun bir halde ekledi; “Öğrendim ki hayata dair planlar yapmamak lazım. Hayat sizi yönlendiriyor. Sadece sevgiyle kucaklayıp yürümeliyiz önümüze açılan yolda.”

Boş durmak ona göre değildi. Yeteneklerini sosyal projelerde yer alarak kullandı Katar’da. Kendini Türkiye’yi-Türk Kadınını tanıtmaya, Türk çocuklarına yardıma adadı. 

O zamanki Büyükelçinin eşi Gülden Sarıbaş önderliğinde Türk Kadınlar Birliğini kurdular burada. 20 kadınla çıkıldı yola sonra 100’ü geçti üye sayısı. 

Kına gecesi

23 Nisan, Cumhuriyet bayramı, 10 Kasım, Anneler Günü organizasyonlarına imza attılar. Türkiye’nin tanıtımı için atılan en büyük imza ise üyeleri farklı ülkelerin vatandaşlarından oluşan Potlak grubuna, Türkiye ile ilgili muhteşem bir gösteri hazırladılar. Türk geleneklerine uygun kına gecesini canlandırdılar, onlarca kişiye çeşit çeşit Türk yemeklerinden oluşan ikramlarda bulundular. 

Ülkemiz daha güzel nasıl tanıtılabilir ki!

Maddi destekler

LÖSEV’e, Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfının ‘Geleceğe Işık Tut’, Oyuncağımı Paylaşıyorum gibi birçok projeye desteklerde bulundular.  Onlarca çocuğun 1 yıllık eğitim masraflarını karşıladılar.

“Ülkenizden uzaktasınız ama ülkenizin çocuğuna eliniz değiyor. Bu muhteşem bir duygu.” derken bir anısını şöyle anlatıyor Beyza Ataol:

“Oyuncağımı Paylaşıyorum projesi kapsamında gönderdiğimiz oyuncakları alan çocukların o mutluluğunu gördüğümde gözyaşlarımı tutamadım. Yaşadığım duygular hüzün ve mutluluk karışımıydı. O çocukların yaşamına güzel bir pencere açtık.” 

Kitap dostları

4 yıl bu organizasyonlar devam etti. Kadınlar Birliği değişik dağılınca ömrü boyunca hücrelerine işleyen kitapları için kitap dostlarını topladı bir araya. Cemile Topaloğlu attı ilk adımı ama ilk buluşmadan sonra ülkeden ayrılmak zorunda kalınca Beyza Hanım aldı bayrağı. 

Orada bile organize ediyor insanları ara ara kendi vatanımızda ihtiyacı olanlara dokunabilmek için. 

Kitap okuyan ve okumayan

Yıllardır başarıyla yürütüyor liderliği. 

 “Farkındalığı yüksek olanların, insana-insanlığa dair çevrelerine ilham olma zorunluğu vardır.” düşünce yapısıyla ışık tutuyor etrafına. 

Ülkemizde kitap okuma alışkanlığının yok denecek kadar az olmasından bahsederken, gözlerinin buğulanmasını, yüreğinin sızlamasını görebiliyorsunuz.

 “Kitap okumayan her halinden belli ediyor kendini tavırlarında, konuşmalarında. Kitap okumanın ne kadar önemli olduğunu maalesef bizim insanımız bilmiyor.” diyor ve duygularını şöyle sıralıyor:

“Kitap kulübünde birbirimizden farklı şeyler düşünebileceğimizi yine de birbirimizi anlayabileceğimizi anlatıyorum. Tarafsızca dinliyoruz birbirimizi. ‘Söyleyecekleriniz, düşünceleriniz komik ya da yargılanacak değildir, kendinizi özgürce ifade edin’ diyorum herkese.”

Çünkü Beyza Hanıma göre Türkiye’nin en büyük problemlerinden biri insanlar birbirlerini eleştirmek için dinliyor, karşısındakinin tam olarak ne söylemek istediğini çok zor anlıyor.

“Kitap okuyan anlar etrafını, insanları, doğayı, politikayı, her şeyi” diyor Beyza Ataol ve ekliyor:

“Kitap okuyan bir insandan nasıl bir zarar  gelebilir ki!”

Hakikaten en zararlı kim? 

Kitap okuyan mı okumayan mı?

Devamını Oku

Katar’a Giden Bir Başarı Hikayesi

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu bir başarı hikayesi!

İngilizce dil öğrenimi isteği ile çıkılan yolda varılan mutlu bir yaşamın hikayesi.

Baran Yücel 12 yaşında karar verdi aşçı olmaya.

Zeki, çalışkan, iletişimi kuvvetli ve pozitif düşünce yapısına sahip.

Hayat yolculuğunda çeşitli dönüm noktaları oldu, büyük hedefleri oldu ve hayallerinin peşinden gitti! Hepsinden önemlisi yabancı dil bilmenin önemini erken yaşında keşfetti!

İşte biz buraya odaklanacağız. Yabancı dil öğrenme aşkı ve sonrasında gelinen nokta…

Şu an Katar’ın en ünlü retoranlarından biri olan Sukar Pasha’nın şefi ve Qatar Culinary Professionals’ın (Katar Gastronomi Birliğinin) kurucu başkanı olarak büyük projelere imzalar atıyor. 

42 yaşında ve 3 çocuk babası. 

Yatılı okul

12 yaşında Bolu Mengen Anadolu Aşçılık Meslek Lisesine başlıyor.

Ailesi Mengenli olmasına ve anne-babası hariç bütün akrabalarının Mengen’de yaşamasına rağmen yatılı okuyor orta ve liseyi. Bu durumun kendisini güçlendirdiğini ve bundan çok memnun olduğunu söylüyor. 

“Şu an bulunduğum kişi olmayı biraz da yatılı okumaya borçluyum” diyor.

İlk iş

1994 yılında liseyi bitirir bitirmez şu anki adı Sheraton olan Crowne Plaza’da komi 1 olarak başladı iş hayatına. Babasının uğraşları ile Çırağan Palace Kempinski’ye geçti ve bu geçiş kendi deyimiyle hayatının ilk dönüm noktası oldu. 

lGemi hayatı

Orada Güney Afrikalı ve Alman şefleriyle rahat iletişim kuramıyordu. 

 

İngilizce kurslarına gitti, çabaladı 3 sene ama yine de yeterli gelmedi yabancı dili ona. O yüzden yurt dışına gitmek istedi. Bu kararı ise hayatının ikinci dönüm noktasıydı.

Amerika’nın, Türkçede “aşk gemisi” olarak bilinen cruise line gemilerinde çalışmaya başladı. Çalışma şartları ağır olmasına rağmen 3,5 yıl devam etti işine. Çok yorulması mutluluk kattı yaşamına: Hayatımın en güzel yıllarıydı, diye bahsediyor o dönemden. 

Kendini dil ve tecrübe olarak yeterli gördüğü noktada Türkiye’ye, memleketine geri döndü 2003’te. 

Istakoz restoranı

Döndükten sonra Türkiye’nin ilk Küba-Karayip konseptli ıstakoz restoranını açtı ortağı Göksel Sunter ile birlikte İstanbul’da. Başlarda işler güzel gidiyordu ama fazla sürmedi bu sevda kapandı restoran.

Sanırım 2003-2004 yılları arası onun için kendisinden kaynaklanmayan zorluklarla mücadele etme dönemiydi çünkü sonrasında yaşadığı 2 haftalık İran macerası unutulacak gibi değil.

İran macerası

İran’nın havalimanı projesini Tepe-Akfen-Vie (TAV) şirketi alarak tamamlıyor. Sıra işletmeye geliyor. Bunun için giden ekipte Baran Bey de var catering bölümünün sorumluluğu görevi ile. Fakat 2 hafta sonra Humeyni’nin askeri güçleri silahlarıyla birlikte havalimanını basıyorlar ve Türk ekibin tamamını dışarı çıkartıyorlar. Gerekçe ise; İran Havalimanını Türklerin işletmesini ulusal güvenlik problemi olarak görmeleri.

Azerbaycan

Ardından Azerbaycan’a gidiyor Baran Yücel. 4 yıl içerisinde 2 adet 5 yıldızlı otelin mutfak bölümünü yeniden düzenliyor ve bir adet yine 5 yıldızlı otelin mutfak şefi pozisyonunda açılışını yapıyor. 

Marmaris

2008’de Marmaris’in en ünlü otelinin mutfak şefliğini yaparken Katar’dan teklif alıyor. Çırağan Palas kökenli mutfak şefi arayışı içerisinde ulaşıyorlar kendisine.

Katar

2009 yılında dönemin Katar Emirinin Kardeşi Şeyh Jasim Çırağan Palas’ın restoranında yediği kuzunun lezzetine doyamıyor ve diyor ki “ Ben bu lezzete restoran açarım.” Açıyorda; Katara’daki Sukar Pasha Restoranı. 

İlk olarak 4 aylık bir sözleşmeyle başlıyor işe çünkü geri dönmek niyetinde! Restoran inşaatı ve mutfağının kurulumu, ekibin oluşturulması tamamlanıyor. Baran Beyin sözleşmesi ve görevi bitiyor, hoşçakal demek istediğinde göndermiyorlar “Burada sana ihtiyacımız var” diyorlar. Biraz düşündükten sonra ailesiyle birlikte Katar’da yaşamaya karar veriyor.

Bugün herkesin bildiği ve gitmek için fırsat kolladığı bir restoran Sukar Pasha ve onun mutfağını 10 yıldır başarıyla yönetiyor Baran Yücel.

İz bırakacak işler

Hayata iz bırakacak işler yapma hedefinde olduğunu söylüyor Baran Bey ve ekliyor:

“Mesleğim ile alakalı profesyonel ürünler geliştirip insanların günlük yaşamlarını kolaylaştırma üzerine çalışıyorum. Hayat bana iyi davrandı karşılığını vermem gerektiğini düşünüyorum.” diye ekliyor.

Hayat yolculuğu onu renkli ve enerji dolu bir kişiliğe bürüyor. Baran Beyin herkese ilham olacak bir felsefesi var: 

“Pozitif duygularla anı yaşamak gerektiğine inanıyorum. İyi niyetli ve çalışkan bir insan çizgisinde olduğunuzda hayat size cömertliğini gösteriyor.”

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.