|
Yazı yazmam için, grip olup hasta döşeğine konuşlanmam gerekiyormuş. Işık hızında geçen bir yaz tatilinin sonunu, bayrama, griple bağlamanın huzurunu yaşıyorum, hapşırıkla.
Yazıyı griple açınca, kamuoyunu kilom konusunda aydınlatmayı borç biliyorum. Fakat az sooora! Senin kilondan bana ne derseniz o bölümü atlayın, inanın bozulmam.
Efendim, yazar-okur ilişkisine ara verdiğimiz dönemde malumunuz mübarek ramazan geldi. Hala bi gayret eski geleneklerini sürdürmeye çalışan (ki iyi de yapan) bu küçük kasaba halkı, yufkalarını açtılar, erişteleri doğradılar, tarhanalarını yaptılar, salçaları kaynattılar, dondurucuları zerzevatla doldurdular. Ben en çok konu komşunun imece usulü toplanıp yufka imal etme işlerini seviyorum. Bu imecelere, yufkaları yağlayıp afiyetle yeme hususunda önemli katkılarda bulunuyorum. Hatta bu konuda ufak çapta bir şöhretim var, aranılan isim bile oldum. Şimdilerde ben de dahil bayram hazırlıklarına giriştik. Baklava ve sarma, olmazsa olmaz olarak bayram menüsünde yerini aldı. Siz bu satırları okurken muhtemelen o sarmaların yerinde yeller esiyor ve baklavanın önceleri tenezzül edilmeyen kıyı kısımları kapanın elinde kalıyor olacak.
Zayıflığımı bir sebebe bağlamak için gayret edenleri Allah’a havale etmiyorum. Havale işlerinin çivisi çıktı, muhtemelen ciddiye alınmayacaktır. Bence bu havale işlerini bırakalım. Herkes sopasını yanında, taşını koynunda taşısın. Zayıfladım, çünkü zayıflamak istedim. Bu imkansız bir şey değil. Su içsem bile yarıyor hikayesi bir martavaldan ibaret. Yarayan, bilumum hamur işleri. Semirmek istemeyen, boğazını tutar. (Hastalık neticesinde kilo alanları konu dışında tutuyorum.) Bu kadar basit. Kas taşımak varken, niye yağ taşıyalım.Hepi topu on iki kilo verilen, iskeletor da olmadım, Somali de bana göre değil.
Söz “Allah’a havale ettim” klişesine gelince, bu şahane sözlere birkaç örnek yazasım geldi.
Başka bir martaval da; benim bedduam tutar. Bu cümlenin ardında gizli bir tehdit var sanki. Sanki değil kesin. Bak, bir beddua edersem gününü görürsün gibi. Yok yaa! Benimki de tutar. N’olucak şimdi! Duanın bedine ne gerek var, hayat zaten iyisiyle kötüsüyle yaşanıp gitmiyor mu! Yaratıcımızın adaletine bizim aklımız ne erer! Alem bir beşeroğluyuz. Bir kısmımız kaf dağlarını mesken etmiş, birazımız saf sularında yüzüyoruz.
Uluslar arası şöhrete nail olmuş başka bir laf da, “bana yakışmaz” sözü. Bu karşı tarafa yakışması uygun görülen şey ne ise, bize yakışmıyor herhalde. Beşeriz, şaşarız. O bize uymayan şeyler öyle bir yakışır ki bir zaman, “bana yakışmaz”ın içindeki aşağılama ve kibir gelir üzerimize yapışıverir. Ben de on iki eylüldeki referanduma cevap vereceğim ama bana yakışmaz. Bisikletin motorlusuna binsem o da yakışmaz.
Bir de “seviye” lafı var bazılarının ağzında. O’nun seviyesine inmem gibi. İçinde aşağılama, hor görme içeren bir saçmalık daha.La havle. Hangi seviye acep. Lisede, kimya dersinde hocamızın bahsettiği; normal şartlar altında deniz seviyesi mi? Bu seviyeleri belirleyen bir kuruluş var da benim mi haberim yok? Seviyenin çeşitleri var mıdır? Hangi çeşitler Anayasanın eşitlik ilkesini ihlal eder? Ayaklı baca Hatice’ye pembe çiçekli fistan yakışır mı, bunu konuşursak seviyemiz iner mi, çıkar mı? En baba seviye kanımca Everest’tir. Çıkabilene aşk olsun ki, seviyesinde gözüm olmaz. Yakın arkadaşım Ayşe, beyaz gömleğimi benden yürütmeye çalıştığın için seni esefle kınıyor, yürütürsen geri alarak senin seviyende buluşacağımızı haber veriyorum. Gayrısı sana kalmış.
Ramazan hazırlıkları ile girip Everest’ten çıkarak per perişan ettiğim konumun yönünü Ramazan bayramına çeviriyorum. Malumunuz asıl ismi budur. Şeker bayramı, lakabıdır.
Yavuzlar ailesinin büyüklerine sesleniyorum, elinizi öpünce bana para vermezseniz isimlerinizi burada çatır çatır yazarım. Zaten bunu yapmak size yakışmaz ama isminizi yazmak bana yakışır. Para az olmasın, yine aynı şeyi yaparım.
Ramazan bayramınız kutlu ve umut dolu, renkli ve bol seviyeli geçsin.
|